UİÇ Derneği Başkanı Burak Yalım: Farklı düşünmek sorun değil zenginliktir

Kategori:Diplomasi,Sivil Toplum Kuruluşu,Siyaset | Tarih:11/12/11

Türkiye’de ve onun yakın-uzak çevrelerinde dostluk-kardeşlik-barış köprüleri kuracak “sivil diplomasi” ve “kamu diplomasisi” faaliyetlerini gerçekleştirmek ve gerek iç gerekse dış politikaya dair düşüncelerini politika yapıcılara iletmesi noktasında önemli rol üstlenmek… İşte bu misyonla harekete geçen Uluslararası İlişkiler Çalışmaları Derneği çok değerli çalışmalara ve projelere imza atıyor. Birçoğu gençlerin oluşturduğu derneğin geldiği nokta takdire şayan. Elbette bunda derneğin başkanı değerli dostum Burak Yalım’ın ideali, gençlik heyecanı, çalışkanlığı ve ekibine olan samimi inancı yadsınamaz bir gerçek. Henüz 87 doğumlu olan Burak Yalım, sivil toplum örgütlenmesinde ulusal ve uluslararası platformlarda başarılı çizgisiyle adından sıklıkla bahsettireceğine de yürekten inanıyorum. Belki iltifat addedilebilir; fakat son kanaatimi söylemeden geçemeyeceğim: Ümit ederim Burak, geleceğin bakanı hatta başbakanı olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor… Hayat boyu sana nice başarılar sevgili dostum!

Öncelikle seni yakından tanımak istiyoruz. Bize Burak Yalım’ı kısaca tanıtır mısın? Kendini nasıl bir olarak tanımlıyorsun?

Kendini arayan bir adam desem çok mu karmaşık olur acaba? Evet, Yunus’un “…İlim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice yaşamaktır” deyişinden esinle her yeni günde ve her yeni olayda kendimi daha fazla tanımaya başladığımı hissediyorum. Peki, künyem nereden geliyor, babamın dedesi Saraybosna, annemin dedesi ise Kırcaali’den Anadolu’ya gelmişler. Haliyle Balkanlar aşığıyım. İşin kötüsü hiçbir balkan dilini bilmiyorum. İnsan politik bir hayvandır demişti Aristo, ben de “hayat eşittir politika” diyorum. Eğer eve götürdüğümüz ekmeğin fiyatını belirleyen bir şey ise politika, bir bakıma da hayat anlamına gelir. Hayat eşittir politika dediğiniz zaman da hayatın ne olduğuna biraz bakmak gerekiyor. Hayat da sanıyorum ki fazla önemsenecek bir şey değil. Yani “dünyam başıma yıkılsa yeniden inşa ederim” diyebilmek lazım. Heveslerin, hayallerin, ihtirasların kölesi olmak değil onları kendimize köle edebilmek şart. Şart çünkü aksi olursa “mutlu” olamayız. Hem sonra eninde sonunda öleceğimizi biliyoruz. Dolayısıyla iyi bir insan yani iyi bir canlı olmak gibi bir de iyi bir ölü olabilmek çabasını taşımak lazım. İşte Burak Yalım kimdir dediğimde kendi halinde, kendi halini anlama çabasında, iyi bir yaşayan ve iyi bir ölü olma niyetine sahip birisi diye düşünüyorum. Bu kimsiniz sorusu zaten en zor sorudur hep. Kime göre kim olduğun önemlidir, baskılar kimliğini gizletir bazen, bazen ise kimliğin asla senin olmayan bir tanıma sahip oluverir. Ben bana göre Beşiktaşlı, Balkan coğrafyasına sevdalı, meraklı, hep okuma yazma telaşında olmak isteyen ve yaptığı her eylemin halka yani kamuya yarar sağlaması için özel önem veren bir “insan”ım. Haliyle insan, sever, üzülür, ağlar, hisseder… Burak Yalım da…

Türkiye Uluslararası İlişkiler Çalışmaları Derneği’nin (TUİÇ) misyonunu açıklayabilir misin? Ne tür çalışmalar yapıyor TUİÇ?

Öncelikle belirtmem lazım “T” harfini henüz alamadık. Türkiye ibaresini kullanmak için izin gerekiyor ve bu izin için belirli hukuki adımlar var. Şimdilik kısaca “UİÇ Derneği” diyelim. İnşallah “T” harfini de dahil ederiz en kısa zamanda. (T)UİÇ’in misyonu “uluslararası ilişkiler” çalışmalarına ilgi duyan kişi ve kurumlar arasında ilişkileri arttırmak ve bu yolla uluslararası ilişkiler kavramının daha anlaşılır ve işlevsel hale gelmesine katkı sağlamakla beraber önce Türkiye’de ve sonra onun yakın-uzak çevrelerinde dostluk-kardeşlik-barış köprüleri kuracak “sivil diplomasi” ve “kamu diplomasisi” faaliyetlerini gerçekleştirmek. TUİÇ aslında bir dayanışma, el ele verme ve farklılıkları zenginlik haline dönüştürme projesi olarak da algılanabilir. Türkiye’nin her rengini içinde bulunduran ve bu renklilik ile geniş bir vizyon ortaya koyabileceğine inanan gençlerin buluştuğu yer TUİÇ. Neler yapıyoruz, konferanslar, kongreler, sempozyumlar, yuvarlak masa toplantıları, eğitim seminerleri, eğitim gezileri, akademik çalışmalar… Gençlerin gerek iç gerekse dış politikaya dair düşüncelerini politika yapıcılara iletmesi noktasında bir çatı rolüne sahibiz. Çünkü inanıyoruz ki gelecek ancak gençlerle gelecek ve bunun için de geleceği kurgulayanlar arasında gençlerin olması şart. Bunun sözde değil gerçekte yani fiiliyatta olması lazım. Kırıp-dökerek değil, düşünüp yaparak, ötekileştirip-ayrıştırarak değil, birleştirip bütünleştirerek ortak bir gelecek kurabileceğimize inanıyoruz.

Peki böyle bir derneği kurmanızı hangi duygularınız, düşünceleriniz kamçıladı? TUİÇ’e dahil olmak isteyenler ne yapmalı ya da herkes sizin çalışmalarınızda yer alabiliyor mu yoksa belirli kriterleriniz mi var?

Lise döneminden bugüne kadar çeşitli görev ve sorumluluklarla birlikte gönüllü olarak birçok gençlik çalışmasında yer aldım. Her çalışmada gördüğüm en temel sorun “biz biliriz, onlar bilmez” veya “biz kurduk siz de katılın” gibi kendilerini merkeze alan yaklaşımın varlığıydı. Oysa herkesin bir hikâyesi mutlaka var ve o hikâyeden çıkarılacak dersler ile birlikte alınacak önemli katkılar var. Ve bu hikâyelerin hepsinin bileşimi bize Türkiye’nin hikayesini gösteriyor. Dolayısıyla biz TUİÇ’i bu anlayışla, herkesin kendinden bir değer, bir parça katması ile bina ettik. Bugün TUİÇ içerisindeki arkadaşlarımız veya dışarıdaki arkadaşlarımız hiç fark etmez, kim olursa olsun her söylediği ve düşündüğü bizim için kıymetli ve önemli. Uluslararası İlişkiler bölümü ile ilgisiz bir sürü arkadaşımız var bizle çalışan. Çünkü TUİÇ her ne kadar adını ve genel yapısını uluslararası ilişkiler üzere bina etmiş de olsa kendini ifade etmek isteyen her bireye kapısını sonuna kadar açıyor ve bunu yaparken herhangi bir kriter ortaya koymuyor. Türkiye’de sivil toplumun eksikliği yıllardır yaşadığımız “özgüven”, “eleştirel duruş”, “kendini ifade edememe” gibi sorunların temelini oluşturdu. Biz bu sorunlardan kurtulmak isteyen gençler olarak kendi sivil toplum kuruluşumuzu kurduk ve bir açığın kapanması için elimizden gelenin en iyisini yapma çabasındayız. Çalışmalarımıza katılmak için ne yaş sınırı, ne eğitim kriteri ne de uluslararası ilişkiler okuyor olmak gibi bir kriterimiz yok. Gönüllülük çok sihirli bir duruş ve bu sihri kendinde gören herkesin bizim çalışmalarımızda bulunması mümkün. Bu ölçüt olmaksızın kabulümüz kimseyi yanıltmasın. Kalitesiz iş yapmıyoruz. Sadece şunun farkındayız, fırsat eşitliğini henüz oturtma çabasındaki Türkiye’de kalkıp şunu bunu bileceksin diye bir kıstas koymak ayrımcılık yapmak olur. Biz ne olursan ol gel diyoruz ama kimse geldiği haliyle kalmıyor…

Yazdığın makaleleri incelediğimde politika ve siyaset ön plana çıkıyor. Ülkemizde genç ve siyaset kavramlarını yan yana getirebilmek son yıllara kadar çok zordu. Fakat gelişmeler olduğunu görüyoruz. Bu konuda düşüncelerin neler?

Allah aşkına bugün çok mu kolay? Eskiye göre daha iyi olduğunu söyleyebiliriz ama halen daha 18 yaşında seçme hakkı olan genç ancak 25 yaşında seçilebiliyor. İşin üzücü kısmı biz bunu dile getirdiğimizde yine aynı genç “tecrübe” kelimesine sığınıp buna karşı çıkıyor. Yani gençler bazen kendi kendisine de engel oluyor. 18 yaşında seçme yetisine sahip olan bireyin seçilmek için 25 yaşını beklemesi gerekliliğini hangi mantıkla izah edebilirler bilmiyorum ama Avusturya’da 24 yaşında bir bakan olduğunu, 21 yaşındaki Fatih’in İstanbul’u fethettiğini biliyorum. İşe gireceğimiz zaman “tecrübe” kıstası önümüze koyulur hep ve şikâyet ederiz. Şimdi kalkmış benim genç arkadaşım bana “ama 18 yaşında çok tecrübesiz olmaz mı birey” diyor. Hep söyleriz, inanmak, çalışmak ve başarmak. Zaten 18 yaşında tecrübeli olabileceğine inanmıyorsan olamazsın ve aday olman durumunda kimse de sana oy vermez. Önemli olan burada motivasyonun arttırılması ve nitelikli, özel yetenekleri olan genç arkadaşlarımızın önünün açılması. Ülkemizin mazisine dönecek olursak eğer, evet maalesef bu ülkenin gençliği kâh zindanlarda kâh idam sehpalarında tüketildi. Bugün de terör yüzünden tüketiliyor. 20 yaşındaki askerler ve yaşları çok farklı olmayan PKK’lılar, yani neticede “gençler” ölüyor, öldürülüyor… Umutsuz muyum, elbette umudum var. Yoksa şu an içinde bulunduğum çalışmalara hiç kalkışmazdım. Ama umut yetmiyor, umudumuzu gerçeğe evirecek şeyler yapmak lazım. Mesela bugün askerlik meselesi konuşuluyor. Hangi mantık bir gencin 15 ay boyunca maaşsız bir şekilde hem de “zorla” askerlik yapmasını öngörüyorsa buna karşı bir duruşa sahip olmamız şart. Nüfusunun yarısından fazlası genç olan ülke olmakla övünmek değil, o genç nüfusun niteliği ve ürettiğiyle, sağladığı katma değerle, dünya barışına katkısıyla övünmek lazım. Bunun için de eğitim sisteminden tutunda sosyal politikalara ve sivil toplumun desteklenmesine kadar çok köklü değişikliklere ihtiyacımız var.

Ülkemizde politika denildiğinde illa bir taraf olmak neden zorunlu? Yani bölünmek parçalanmak bu işin doğasında mı var? Bakıyorum çevremde herkes karşısındakini kötülüyor ve bunun üzerinden kendini anlatıyor, bu bana hoş görünmüyor nedense, belki de politikadan anlamıyorum.

Her bireyin dünyaya ve olaylara bakış açısı farklıdır ancak asgari müştereklerimiz olabilmeli. Maalesef Türkiye’de bu anlamda ciddi sıkıntılar var. Benden farklı düşünüyorsan o zaman lazım değilsin gibi ve hatta düşmanlığa varan yaklaşımlar mevcut.
Bunların tarihsel arka planı olduğuna inanıyorum. Türkiye değişik zamanlarda kendi zayıflıklarının ve politikasızlığının neticesinde dışarıdan müdahalelere açık oldu ve maalesef bu noktada kutuplaşmalara, ayrıştırmalara maruz kaldı. Alevi-Sunni meselesinden tutun, sağ-sol, Türk-Kürt gibi ayrımlar aslında bu toprakların mayasında olmayan şeyler. Bugün de bir takım kutuplaştırma çabalarına maruz kalıyoruz ve hatta kutuplaştırılıyoruz. Farklı düşünmek, farklı bakmak sorun değil bilakis zenginliktir ancak bunu hasmane yani birbirine düşmanmış gibi uygulama alanına dökmek en büyük hata.
Bugün laik-kemalist cenah ile muhafazakar-dindar cenah arasında dünden kalan bir hesaplaşmayı yaşıyor gibiyiz. Bu çok üzücü. Düne kadar dindar-muhafazakarlar devlet eliyle ve azınlık olan laik-kemalist elit tarafından dışlanır ve yok sayılırken bugün bunun hemen hemen tam tersini yaşar gibiyiz. Oysa ayrıştırıcı ne varsa karşısına dikilmemiz lazım. Ayrışmak değil birleşmek, ortak anlayış geliştirmek durumundayız. Bugün Türkiye’nin laik-kemalistleri ile muhafazakar-dindarlarının birlikte yaşamak zorunda oldukları gerçeğini ve birbirlerinin kutsallarına tahammül etmek durumunda olduklarını anlamaları gerekiyor. Nasıl ki azınlığın çoğunluğa tahakkümüne karşı duruyorsak çoğunluğun da azınlığı yok sayması ve dışlamasını kalben dışlamak ve fiilen engellemek zorundayız.
Ciddi bir ötekileştirme sorunumuz var. Oysa en basit yaklaşımla aynı kimliği taşıdığımızı fark etmeli ve hepimizin aynı ülkenin insanları olduğumuzu anlamalıyız. Burada tabi Türkiye’nin demokrasinin sürekli kesintilere uğramasının da önemli rolü var. Bireyler özgüvene sahip değil, sürekli bir kurtarıcı beklerseniz sonuç olarak kendi iradenizi ortaya koyamaz ve yaratılan suni bölünmelere kapılırsınız.
Fakat son dönemde bununla ilgili umutlarım yükseldi diyebilirim. Çünkü baktığınızda artık korku ve tehdit politikası azaldı. Hayali de gelse artık projeleri konuşuyoruz. Bu iyi yönde bir gelişme diyebilirim.
Şunu da ayrıca eklemek isterim. Eğer siyaset yapıyorsanız hedefiniz en yüksek oyu almaktır ve dolayısıyla rakiplerinizin vaatleri ve politikalarını eleştireceksiniz. Ama bu asla hakarete ve karalamaya dönüşmemeli.

Seninle konuşurken yaşı epey ilerlemiş bir adamla konuşur gibi hissettim bir an kendimi, analizlerin güzel. Çünkü bilirsin bizim kuşağımız politika ve siyasetten çok uzak.

Teşekkür ediyorum. Söylediğine kesinlikle katılırım çünkü bizim neslimiz Türkiye’de 78-80 olaylarını yaşayan ve çok acı çeken ebeveynlerimizin “aman ona buna bulaşma” öğüdü ile büyüdü.
Bu durum ister istemez gençleri politikadan uzaklaştırdı. Ama yeniden normalleşiyoruz. Tekrardan gençlik politik zeminde görünürlük kazanmaya başlıyor. Bazen yöntemsel sorunlarımız olsa da bu zamanla belli bir zemine oturacaktır.

Şahsi olarak gelecekten ülkemiz adına beklentilerin ve hedeflerin vardır elbette, bunları bizimle paylaşabilir misin Burak?

Türkiye’nin geleceğine dair elbette şahsi hedeflerim, beklenti ve öngörülerim var. Her şeyden önce önümüzdeki 10 yıllık gelecekte Türkiye’nin toplumsal uzlaşı için yani iç barışı yakalama adına inişli çıkışlı bir seyir izleyeceğini ve bu toplumsal uzlaşıyı sağlayacağına inanıyorum. Adını ne koyarsanız koyun değil, adı demokratikleşme sorunu olan ve içine birincil olarak “Kürt Meselesi”nin gireceği, eğitimin demokratikleşmesi, asker-sivil ilişkilerinin daha demokratik hale gelmesi, siyasetin demokratikleşmesi gibi ciddi sorunlarımız var. Bunların yanına makro düzeyde büyüyen ekonomimizin yurtiçinde dağılımında yaşadığımız sosyal adalet sorunumuz var. Bugün Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 12 bin dolar ile anılırken asgari ücretin 650 lira olması sanırım ciddi bir problem. Tüm bu sorunların çözümü noktasında Türkiye en azından niyetlendi ve girişgahı yaptı diye düşünüyorum. Ancak bunun devamını getirecek olan bizim neslimiz ve bizim bu anlamda hazır olmamız gerekiyor. Fakat mesele bununla bitmiyor. Türkiye’nin kendi sorunlarını çözmesi halinde başını daha dik bir şekilde etrafına kaldıracağı ki bugün bunu kısmen yapabiliyoruz, dünya meselelerinde daha hatrı sayılır bir yeri olacağı bir gerçek. İşte bu minvalde de öncelikle kültürel, tarihi, dini, dilsel bağlarımız olan milletler ve ülkelerle ve onların sorunları ile ilgilenmek durumunda olacağız. Dünyadaki ekonomik sistemin kuzey-güney dengesizliğine dair bugünlerde başlattığımız eleştirilerin yerini alacak yeni söylem ve eylemlere ihtiyacımız olacak. Benim temennim Türkiye’nin 2000’li yıllarla başlattığı demokratikleşme atağını sürdürmesi ve saydığım sorunlara ve geleceğe ilişkin alt yapı çalışmalarına önem vermesi yönünde. Şahsen ise en mütevazı anlamda bu süreçlere dahil olabilmek, en azından tüm bu söylediklerim bir kumsalsa o kumsalın içinde bir kum tanesi olabilmek isterim.

Ardından yetişen yeni kuşak gençliği nasıl görüyorsun? Ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunmak istersin?

Hep söylediğim bir şey var. Boynuz kulağı geçer. Bu tabiat kuralı gibidir ve öyle olmasını da bizim istememiz gerekiyor. Bu anlamda azınlıkta olduğunu düşünsem bile ciddi çabalar görüyorum. Neden azınlıkta diyorum, çünkü her yeni günde tüketim çılgınlığı ile birlikte bırakın materyalleri, birbirini tüketen bir toplum haline geldiğimizi de görmekteyim. Sevgi olsun, saygı olsun, ahlak olsun, bunun gibi soyut ve manevi değerler çok çabuk tükenebiliyor. Hal böyle olunca da mutsuz insanlar görüyorum etrafımda. Oysa geleceği kurgulamak, en azından geleceğe dair umut beslemek mutlu insanların işidir. Çünkü mutlu insanların yarınları vardır. Bu nedenle ben genç arkadaşlarıma yani akranlarıma, yarını beraber oluşturacağımız dostlara, ilk önce kendilerini tanımak için çaba sarf etmelerini tavsiye ederim. Kendisini bilen insan kendisiyle barışır ve iç huzuru bulur. İçeride huzur olmadıktan sonra, dışarıya verilecek hiçbir şey yok. İşte bu nedenle kendilerini tanımayı denesinler ve mutlaka ama mutlaka okuyup yazsınlar… Okumak ve gezmek öğretir. Yazmak ise sadakadır. Bildiğini paylaşmak, diğerlerine aktarmaktan daha güzel sadaka mı var sanki…

Röportaj: Adem Dönmez – Önyazı: İbrahim Eryiğit

Toplam 3 yorumcu katıldı.

Sema G.:

Gercekten cok verimli bir ropörtaj olmus tebrik ederim. Söylediklerinizin cogu da dogru. Bugünün genciyiz genc olmaksa dezavantaj degil bir avantajdir. Cünkü gencin kafa yapisi daha olgun bir insanin kafa yapisina gr daha farklidir. Belli bir yasin üstündeki insanlarin genelde yerlesmis bir takim yargilari vardir ve o yargilarin disina cikmak istemezler. Oysa bir genc acisindan böyle yargilar olmadigi icin olaylara daha farkli acilardan bakabilir daha farkli cözümler üretebilir. Genc Fatih’in yaptigi ‘gemileri denizden degilde karadan yürütmesi’ gb olagandisiliklari gercege dönüstürüp bir devri kapatip bir devri acma yetkisine sahip olabilir. Bunun icin önemli olan o gence firsat verilsin ve kendinin önemli oldugunu hissettircek bir ortam saglansin. Iste o zaman önündeki koca daglar kücülür ufacik kalir. Bir genc olarak bizlere böyle firsatlarin sunulmasi gercekten cok güzel. Sizleri de böyle önemli bir konuya el attiginiz ve bu konularda cabaladiginiz icin tebrik ederim. Tesekkür ederiz….

serkan ışık:

bu gençleri destekliyorum helal olsun

yunus erdem:

başarılı bir röportaj ve yerinde tespitlerinden dolayı röportajı hazırlayan arkadaşada bu tesbitlerle bir nebze olsun karamsarlıkta kalan gençlerimize ışık tutan Burak Yalım arkadaşıma da teşekkür ve takdir ediyorum. başarılı çalışmalarının devamını diliyor yüreğinde yaşadığıyla birlikte yaşamasını temenni ediyorum…

Sizi de bekliyoruz...

İsim (isteğe bağlı)

E-posta (isteğe bağlı)