1. Genç Köşe Yarışmamız 17 Kasım’da sona ermiştir.
Juri üyelerimizin oylamasıyla yarışma birincisi yakında açıklanacaktır.
1. GENÇ KÖŞE YARIŞMASINA KATILANLAR
Toplam Katılım: 115 Yazı
Çağrı Cücü, Sakine Erturhan, Emrah Acar, Sercan Arslan, Mustafa Gerdan,
Reyhan Tilbaç, Adem Mengücek, Betül Sezgin, Ertuğrul Bursi, Huri Didem Kayacan,
Metin Aktaş, Sedanur Kamacı, Hüseyin Gürhan, Esra Çağlar, Ayşegül Tan,
Alper Bora Yalçın, Mustafa Göksal, Özden Arslan, Habibe Sarıkaya, Filiz Yıldız,
Rana Taşkıran, Tolga Eroğlu, Emre Alkan, Abdulhamit Yalçın, Zeynep Aydın,
Zehra Zengin, Yasin Kaplan, Murat Akdeniz, Zehra Akdoğan, Betül Saldıroğlu,
Mikail Çağlar, Dicle Baştürk, Numan Çakır, Yasin Yavuz, Nurdan Kireççi,
Esra Ustaoğlu, Kevser Özen, Remziye Uludağ, Erşan Ağbaş, Ayşe Akgün,
Zeki Daştan, Merve Soylu, Dilek Güler, Murat Şemsi, Rana Nur Özlü,
Mürüvvet Adalı, Sevde Arıkan, Ozan Akgül, Yusuf Keskin, Emine Güven,
Özlem Keskin, Sefa Arık, Uğur Tosun, Fetullah Gündoğan, Halil Araz,
Mustafa Vakkas Atalay, Abdullah Eren, Serap Aslan, Sümeyye Erkan,
Süheyla Yazgan, Merve Reyhan Kayıkcı, Elif Kalburcu, Hande Hubar,
Sümeyye Özgat, Emine Cengiz, Salim Tekoğlu, Mehmet Akif, Nursena Macit,
Cemali Karaca, Rümeysa Ülkü, Merve Delibaşoğlu, Ayşenur Çamaltı,
Adem Tarım, Rabia Nur Terzi, Merve Uyan, Şaban Gedik, Esra Güler,
Seda Melike Erkaya, Merve Küçük, Öznur Yeşilırmak, Saadet Özkadif,
Büşra Böcü, Bedirhan Özyiğit, Ali Kurtuldu, Çağrı Menteş, Canan Ödeyen,
Hüsnü Ahmet Tozlu, Atike Yılmaz, İnci Çelik, İslam Aksoy, Hasibe Çoşkun,
Şeyma Özal, Melek Nur Erkoç, Hatice Sevde Gencer, Ahmet Salih Sarıkaya,
Emine Solmaz, Mücahit Ocakhanoğlu, Rukiye Kaya, Kübra Mert, Reha Ruhavioğlu,
Ay Aydan, Aybala Maya, Hümeyra Eryiğit, Yonca Yılmaz, Mustafa Fırat,
Elif Zeynep Doruk, Merve Erdil, Emre Kömek, Kadir Amarat, Sevinç Yıldırım,
Haluk Durdak, Ramazan Patır, Raziye İltar, R.Kerim Polat, Eda Özdemir
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’1999 yılı ÖSYM Başkan ve Yardımcılarına’ sesleniyorum
Türkiye nin üst düzey eğitim yöneticileri,
Türkiye’ yi tanımıyorsunuz. Etrafınızda sizi alkışlayanlar dışında sizden olmayan yüz binlerce insan var.
Sizi en üste birileri getirdi, tanımıyorum. Eğitimin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorsunuz… Elinizdeki gücün farkındaydınız.
1999 yılında ÖSS sistemini değiştirdiniz. Sebep: Meslek liseliler alanlarına yönlendirilsin. Daha açığı inanan doğru insanlar oldukları gibi kalsınlar (İHL öğrencileri)… Onları engelleyebilmek için diğer meslek liselileri de yanlarına eklediniz. Eğitilen doğru bir insanın neleri engelleyebileceğinizi çok iyi biliyorsunuz. Ama şunu atladınız: “Ben ve benim gibi düşünen gençler, sizin gibilerin koyduğu engellerle yılmaz. Sizin planlarınız yıllık olabilir; ama bizim gibilerinki sonsuzluktur. Hastanede, okulda her yerde 9 yıldır biriken binlerce öğrenci var. Ve sizi affetmeyen. Birçoğu ümidini yitirdi. Adil değildiniz. Ve hak mutlaka bir gün sahibini bulur. Üzgünüm ki istemeyerek te olsa siz ve biz olarak ayırıyorum. Çünkü zarar veriyorsunuz.
Ne mi yaptım ne mi yapıyorum;
25 yaşında her şeyi başa aldım. Sağlıkçı olmama rağmen ikinci önlisansı bitirdim. Alan değiştiriyorum (mekatronik). Yine başka bir sınavla (DGS) fakülteye geçişi deniyorum.
Ve ne yapacağım; size benzemeyeceğim..
Bunun hesabını veremeyeceksiniz. Ben ve benim gibilerin kaybettiklerinin pahası buranın hesaplarına uymaz. Anlatsam anlamazsınız. Ama şunu bilin ki 35.000 kişinin hesabını vermek ağırdır. Sadece “YOK” kabul edin, o anı düşünmeyin vicdanınız asla rahat bırakmayacak sizi. Ve gerçek hayata geçişle tüm hesaplar sıfırlanacak. Binlerce kişinin hayatında o kağıtlardaki gibi imzanız var. Ama amacınıza ulaşamadınız. Sizin adınıza üzülüyorum.
Bu bir yarışma değil benim için. Sadece yorulan arkadaşlarıma belki ümit. Bırakmadığımı bilmeleri. Belki birileri de bırakmamıştır.
Bu yazı 9 yıllık bir yazıdır…
Çağrı Cücü
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayata’ sesleniyorum
İlk nefesimizi teneffüs ettiğimiz andan son nefesimizi vereceğimiz ana kadar yaşam adına geçirdiğimiz veya geçireceğimiz her bir dakikayı, her bir saniyeyi himayesi altına alan hayata…
Kimi zaman mutluluk, çoğu zaman hüzün dolu karikatürlerin çizildiği… İbrelerin hep kötülükten, acıdan, hüsrandan yana gösterdiği… Anaların yüreklerinin dağlandığı, sinelerinin pare pare edildiği… Ve daha nicelerinin meydana geldiği hatta gelmeye devam ettiği, adını “ömürün tel tel dökülen satırları” olarak nitelendirdiğim hayata…
Cümlelerden hep karamsarlık fışkırıyor biliyorum, ama karamsarlık tohumlarını ne ben ektim, ne Ayşe, ne Mehmet, ne de Ali ekti… Bizler, zaman zaman tek tük de olsa güzel şeyler yaşayabiliyoruz. Peki ya tek tüklerin arta kalanında yaşanılanlar ya da yaşatılanlar kimin vebali, kimin günahı? Tadı kaçırılan ağızlar, sızım sızım sızlatılan yürekler, ateşler içinde alev alev yakılan ocaklar neyin kıssası? Bütün bunlar birileri tarafından çektirilen son günlerin en gözde çilesi, en beğeni toplayan işkencesi. Benim beğenimi mi, senin, onun ya da bir başkasının beğenisini mi topluyor? Elbette ki hayır, elbette ki asla, ama ne yazık ki kimileri kendi çapında bütün bunlara hayranlıkla bakarak “işte bizim eserimiz, işte bu, işte budur.” diyor tüm kâinata haykırırcasına…
“Tüm bu tümcelerin, başlıkla ne alakası var?” sözlerini kulaklarımla işitir gibiyim. Doğru sadece bu tümcelerin değil kurulması gereken daha nice tümcelerin alakadarlığı var hayatın ta kendisiyle… Hayat sadece “hayat” kelimesini bir başına küçücük bir kâğıda karalamakla bir şey ifade etmiyor. O yüzden gelin sadece başlığa değil, başlığın başını koyduğu yastığı kaldırıp bir bakalım altına… Bakalım daha ne türlü ganimetler var bilinmeyenlerin altında…
Sakine Erturhan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gençlere’ sesleniyorum
Ben gençlere sesleniyorum.Çünkü son zamanlarda gençlerde farkettiğim bir şey var; en ufak olumsuzlukta hayallerinden,ideallerinden, sevdiklerinden en önemlisi hayatlarından vazgeçebiliyorlar. Oysa ki o kadar kolay değil bunları elde etmek.Bunları kazanmak için var gücümüzle çalışmalıyız, hayata karşı dimdik durmalıyız, savaşmalıyız. Eminim ki kazanan taraf biz olacağız. Ben buna yürekten inanıyorum ve hayallerim,ideallerim,sevdiklerim ve güzel bir hayatımın olması için onları kazanmak, onları elde etmek için savaşıyorum ve tabiri caizse kanımın son damlasına kadar savaşacağım, mücadele edeceğim. Biliyorum ki kazanan biz olacağız. İşte bu düşüncelerle yazıma son veriyorum. Sevgilerimle…
Emrah Acar
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
23 senede bir kendime sesleneceğim artık. Ya da 46 yaşına geldiğimde “ne kadar salakmışım 23′üm de diyeceğim” tam bilmiyorum.
69′a kadar yaşayacağımı sanmıyorum. Hiç sevmem 69′u.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Sanki çok uzaktayım da kendime sesleniyorum. Fısıldasam zaten duyarım kendimi, ama ayıp olur diye de fısıldamıyorum topluluk içinde.
Topluluk dediğim bir ben bir de kendim. Hiç sevmem kendimi.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Aynaya her baktığımda biraz daha silik görüyorum kendimi. İyi niyetli düşünüp “az evvel aldığım duşun etkisiyle buharlaşmıştır ayna” diyorum.
Kendimi kandırıyorum yani. Hiç sevmem yalanı.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Sokakta yürürken bile çok tedirginim. Her an dengem bozulacakmış gibi yürüyorum. Biraz da rahatlıktan kaynaklanıyor, -Bozulsada düşmem- gibi.
Bir düşsem kırılcak ağzım burnum. Hiç sevmem baticonu.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Genç olmak güzel de yaşlı olmak en iyisi bence. Çünkü yaşlısın.. Herkesten çok biliyor, herkesten çok görüyorsun. Ermiş gibi oluyorsun.
Ermiş her şeyi bilendir. Hiç sevmem Nostradamus’u.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Çok sinirli olduğumu düşünüyorum. Babam da sinirlidir, dedem de. Dedemin dedesi bile sinirliymiş. Genetik yani.. Artık genlerle oynanabiliyor.
Çocuğun kız mı olacak erkek mi? Hiç sevmem bebek bezini.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Ama cevap bile vermiyorum kendime. Hiç oralı olmuyorum yani.. Kendime küsüm sanki. Trip atıyorum. Kendime tavır alıyor, gönül koyuyorum.
Barışırım, yine de kıyamam. Hiç sevmem kini.
Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Tek başıma kaldığım bu odada, beyazlar içindeki yatağımdan sesleniyorum hem de. Birazdan gelir doktor yanında hemşire elinde şırınga.
Ne zaman delirdim ben Allahım. Hiç sevmedim bu halimi.
Sercan Arslan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘aşka’ sesleniyorum
Sözlerimin ötesinde bir yerde saklısın biliyorum ey aşk. Kapanan hayal kepenklerinin arkasında kalan ben, seni özlüyorum. Hiç bulunmamış olup, özlenmeyi hakeden bir sen varsın, görüyorum. Körlüğüm senden, ve ufkunda sen varsın kapalı sinelerin.
Sana sesleniyorum ey aşk…
Ruhu daralmış gençlikleri bedenlere hapsettiğin yeter, çık ortaya. Makyajsız halini görmek istiyor kalpler, ve alkışlamak için hazır sözlerimiz. Gülüşünde kaybolan karanlık mavilere daldık, İstanbul sen kokmuyor artık. Bize kalan kokun ve rengindi, ama renkleri görmez olduk, güllerimiz kokmuyor sensiz.
Kırmızıya çalınan hayal parklarında nefessiz ve çaresiz kaldık.
Gel artık ey aşk…
Şakaklarımızdan süzülen kan damlalarına aldırmadan gel desek… Biliriz gelmezsin, çünkü bilirsin ki ırak ellerde bir köşebaşında, zavallı bir bebeğin kanıdır akan. Kucağında annesinin gözyaşları, ve kucağında annesinin. Sensizliği hakedecek kadar sensiz kaldık, mahkumuz sensizliğe biliyoruz ey aşk. Ama bir gelsen; gelsen de senli gunleri hatırlayıp haketsek yine senli ve senle yaşamayı.
Ne olur gel ey aşk…
Ruhumuza koy kendini, yoksa boğumlu ruhsuzluklarda ölüm boğar bizi…
Ne olur… Gel…
Mustafa Gerdan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘O’na’ sesleniyorum..
İşte yeni bir gün daha.. Hep tepelerin ardından yükseldiğini tasavvur ettiğimiz güneş yine, yeniden bizimle..
Güneş aynı güneş de aydınlattığı dünya her aydınlatışında bir öncekinden daha farklı.. Bizler daha farklıyız, ona merhaba deyişimiz bile her karşılaşmamızda hiç tekrarlan(a)mamış ve tekrarlan(a)mayacak biçimde.. Belki daha yalnız, belki daha kalabalık.. Belki daha mutlu, belki daha huzurlu.. Belki de onun ışığına inat daha karanlık..
Evet her yeni gün yeni ‘biz’leri karşılamakta, her yeni günü yeni ‘biz’ler selamlamakta.. Ben de bugün yarın dün olacak yeni günümü yaşıyorum. Biliyorum, yeni günlerimi yeni günlerimin getirdiği ‘yeni’lerle birlikte yaşamaya devam edeceğim, fakat tek ‘eski’m olsun istiyorum. Her yeni günümde, yeniden, hiç değişmemiş ve değişmeyecek tek ‘eski’m..
Sen!..
Reyhan Tilbaç
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘geleceğime,geleceğimize’ sesleniyorum!
Hepimiz umutlu gençlerdik;ama hep gölgede saklıyorduk düşlerimizi,hayallerimizi.Hayallerimiz gerçekten saklandığı ya da yasaklandığı için miydi acaba yarınlara bir çözüm olamamak?
Bize duyulan güvensizlik kendimize olan güveni de alıp götürüyor.tek bir seçenek var artık ya bu güvensizliği yıkacağız yada bu güvensizliği yıkacağız.
Gelecek biziz gelecek bizde.Güven biziz ve artık güvenen olup güven vereceğiz geleceğimize…
Adem Mengücek
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum
Bir genç olarak kendime sesleniyorum. Aslında bilmediğim ama bildiğimi sandığım şeylere. Cahilliğime. Sesleniyorum ve bir cevap geliyor derinlerden geriye. “bari bunden sonra annenin nasihatlerine kulak ver” diye.
Hani bir söz vardır: “İnsan çocukken ‘Vay be! Annem ne kadar çok şey biliyor’ , gençliğinde ise ‘Annem de hiçbir şey bilmiyor.’ der. İlerleyen zamanlarda edinilen tecrübeler ışığındaysa ‘Annem her şeyi biliyormuş.’…” Ben gençlik şehrinde geziyorum henüz, ama bir gözüm görmezden gelse de diğeri ileriye bakıyor. Farkındayım sonraki cümlemin. Yine de ânı yaşıyorum bilinçsizce. Bir çok genç gibi… Yaşıyorum ve bazen yanıyorum. Vermediğim kulağıma diyet. Yandıkça sesleniyorum kendime, ve bir cevap geliyor derinlerden geriye. “Bari bundan sonra annenin nasihatlerine kulak ver.” diye.
İş işten geçtikten sonra kıymetli kulağını versen bile, artık sıra sende. Çok geçmeden başla yanarak öğrendiklerini küçüklerine öğretmeye. Belki biri seni dinler de mutlu olursun gideceğin yerde.
Betül Sezgin
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ”Ben’liğime’ sesleniyorum
Ey bencil ben!?
“Neden bazen kendini düşünmezsin ki” diye düşünmeden edemiyorum. Gençsin. Çalışkan olmasan da zekisin. Elin ayağın tutuyor. Buna rağmen zamanının büyük bir kısmını yatarak ya da boşa geçiriyorsun.
Tamam. Anlıyorum. Hayat berbat. İşler hiç rast gitmiyor. Daima engeller, zorluklar. Şamar oğlanına döndüğün oluyor. Ama, bu demek değildir ki, hayat seni bu şekilde es geçecek. Bilir misin, “ağustos böceği ile karınca”nın hikayesini. Oradaki ağustos böceğinden tek farkın saz çalmıyor olman. Ki bu seni daha da düşürüyor.
Aslında biraz gayret etsen, biraz sabır göstersen, her şey yoluna girmese de, bir takım şeylerin senin açından olumlu sonuçlar doğuracağını görebilirsin. Elbette, zahmetsiz emek olmaz. Armut piş ağzıma düş hesabıyla hareket edersek, hiç bir şey elde edemeyiz. Elde etsek bile, o şeyin anlamını anlayabilir miyiz? Nasıl mı? Mesela; alın terimizle kazandığımız para ile aldığımız bir eşya ile, sabah kalktığımızda kapımızın önünde duran bir eşyaya aynı özeni gösterebilir miyiz? Elbette hayır. Emeğimizin karşılığı olan eşyaya daha fazla özen gösteririz. O eşyada bizim de bir payımız varmış gibi hissederiz.
Ama, ben kime anlatıyorum bunları. Şu yazıyı okuyamayacak kadar tembel olan “ben”e mi!?
Ertuğrul Bursi
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘İzmir’e’ sesleniyorum
İzmir… İzmir…
Bir nefes gibi seni içine çeken, acı bir duman gibi beğenmediğini dışlayan soluksuz bir şehirdir İzmir… Parmağının ucuna iğne batırmaya korkan insanların bileklerinde neşter izlerine rastlarsın öylesine sessiz derinden yaşanır bu şehirde aşklar, dengesizlik diz boyu sende bu kıyılarda boğulmaktan korkarsın… Taa ki sessizliğinden ürkerken küçük tavşanlarıyla dilek çektirmeyi iş yapan tonton amcaların radyolarından bir tılsım inlemeye başlar ki bunu duyduğunda varolduğun şehrin neresi olduğunu anlarsın…
Sezen ilk yıllarından bir şarkı fısıldar kulağına
“Hiç aç susuz yaşamadım ki
Hiç parasız pulsuz kalmadım ki
Hiç aşksız sevgisiz olmadım ki
Neden neye kime bu özlem…”
İnceden bir “sızı” başlar yüreğinde… Sezen’in geçtiği yollardan geçerken bu kadının nasıl oluyor da bu kadar hüzünlenip çoştuğunu bir kez daha anlarsın… Mutluluğun bağıra bağıra, üzüntülerin hıçkıra hıçkıra yaşandığı bu koca şehir… Sanki yıllardır ruhum buralarda bedenim artık yaşlanmış üzüntülü İstanbul’da yaşamış gibi… Tanıdığım,sevdiğim kokuları bulmanın sevinci beni kıpır kıpır aldatmakta… Deyişinle aşık olduğun şehir seni aldatıp bırakmakta,bunu herkese yapar,buraya gelenler platonik aşkların esaretinden yas tutmakta..
Sinüslerini dolduran kaosuna gömüldüğün şehrin hıncını gel çıkar buradan inan gıkını çıkarmaz… Güneşi parlamaktan, bulutu ağlamaktan utanmaz… İkiyüzlülüğü insanı mutlu eder kandırmacalardan haz duyulur… O seni çağırsa gelemezsen kırılıp alınmaz öylesine vefakar…
Kendine benzetir insanı içinde sonsuz bir sükunet… Denizinden tuzlu bir hava,bulutundan bir parça pamuk,güneşinden yayılan müthiş sıcaklık toplayıp gönderiyorum oralara ki sende mutluluğun artık resmini çizebilesin diye…
Huri Didem Kayacan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Tanrı’ya’ sesleniyorum
Hayatın tüm renklerini yaşamak tanrı tanımaz olmayı gerektirir mi bilinmez ama O’na şükrederek gökkuşağı tadında şeyler yaşamak gerçekten harika olsa gerek. Okyanus kadar büyük nedenleriniz olsa da O’nun verdiklerine layık olmamak için, verilenleri geri çeviremeden doyasıya yaşamak aslında belki de yüzsüzlük denen şeyin ta kendisi. Virgülü olan cümlelerin noktasının nereye konacağının size bırakılması veyahut kendi yazdığınız destanın sonunda elinde kocaman bir ünlem işareti ile sizi bekleyen bir zebaniyi görmeniz tuhaf duygular yaşamanıza sebep olsa da yağmur sonrası çıkan gökkuşağının sonundaki altın kazanına ulaşmanıza hiçbir şey engel olmuyor. Hissetiklerinizin aslında bir reenkarnasyon etkisi neticesinde geçmişte hayal ettiğiniz ve yaşadığınız hayallerin bir neticesi oluşunu yüreğinizin sessiz olmayan ve etrafı çınlatan haykırışlarının ilhak edilmiş ve hakedilmiş en meşru bir meyvesi olduğunu bilmeniz beyinsel yorgunluğunuzun yüreğinizin huzurlu bakışlarının içerisinde erimesine yol açıyor. Terimsel gerçekliğin dışında anın soyut halini bedeninizin hiçbir noktasında görememenize rağmen o bedene hayat veren ruhun olunası gereken yerlerde olunamayaşın acısını çıkartırcasına o hali en güzel şekilde yaşaması ve yaşamınızın en yaşanası haline yol açması bir çocuğun top oynarken karşı komşunun camını kırmanın güzelliği kadar yaramaz ve ürpertici güzel…
Ve işte bu yüzdendir, sebepsizliğinizin içerisinde boğulurken kırılan camın sahibinin elinden sizi kurtaran ve ürpertici güzelligin ürpertici tarafından sizi çekip alırken yeni doğan güneşin kızıllığına yaraşır bir şekilde ağlarını denize sallayan balıkçılar gibi sizi güzelliğin koynuna salan yüce kudrete sonsuz teşekkürler!
Metin Aktaş
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘genç olmayı beceremeyenlere’ sesleniyorum
Hayatı lakıyıyla yaşamayı beceremeyenlere. Her anın değerini, kıymetini, her nefesin bize getirdiği saliselik yaşamı göremeyip elindekileri geleceğin aleyhinde harcayan gençlere sesleniyorum. Gözlerinizi açıp bazı şeyleri kavramak gerektiğini düşünmüyor musunuz? Yoksa hala ‘herkes’in içinde bir kimse misiniz? Onların içinde parmakla gösterilen ‘o’ olmayı istemiyor musunuz?
Ben istiyorum. Micrsoft’un binasındaki Türk sayısını ondan yüze çıkarmak istiyorum. Vizyonda Amerikan filmlerinin iki katı Yeşilçam olsun istiyorum. Elimdeki telefonun markasının kendi markam olmasını, gözümdeki gözlüğün kabında bile ‘Made in Turkey’ yazmasını istiyorum. Bir Nobel ödülü de ben almak istiyorum. Dünya müzik listelerini altüst eden o hit parçanın benim olmasını istiyorum. En Entellektüeller listesine eklenen bir Türk de ben olmak istiyorum. Belki de Hollywood’un aranan yönetmeni olmak istiyorum. Sen istemiyor musun?
Peki o zaman nedendir bu luzumsuzluk özentiliği? Neden sen de “onlar” gibi olmak gayesindesin. Şu soruyu sordun mu hiç tarih dersinde kendine, niye “batılılaşma” diye bir kavramın peşine düşmeden önce Avrupa’nın teknoloji ve bilim ipini göğüslemesine izin vermişiz? Neden Avrupa’da o zamanlar “Doğuculuk” diye bir düşünce akımı yok iken bizde “Batıcılık” diye bir söylem vardı?Niye olmak istenilen biz değildik? Ne olmuştu o dünyaya hükmeden canım Osmanlı’ya?
Bunları biraz düşünmek gerek. Cevabı kendimizde aramak gerek. Belki de çok düşünmediğimizden, sorgulamadığımızdan… Bize ne verdilerse onla yetindiğimizden olacak bu heyecan ve farkındalik fakirliğimiz. Farkındalık; carpe diem… Sana verilen her anın kıymetini bilmek, onu anlayabilmek, değerini bilebilmektir carpe diem. Ölü Ozanlar Derneiği’nin Charlie’sinin bir repliği değildir sadece. Sana her an verilen düşünme, konuşabilme, okuyabilme hatta görebilme yeteneğidir anı yaşamak. Peki o zaman ne oluyor sana da bunu görmezden gelip, sen de her an peydah olan mucizelerin hakkını vermiyorsun.
Şimdi kalkıp pencereden bak. Neler var bu dünyada senden başka ve sana göre merkezi “sen” olan dünyaya selam ver; carpe diem…
Sedanur Kamacı
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘geçmiştekilere’ sesleniyorum
Geçmiş yıllarda yaşamış nice şahsiyetlere, büyük devlet adamlarına, alimlere ve kısacası atalarımıza sesleniyorum. Hangi umutla çıkmıştınız yola, hangi heyecanla, hangi birlik beraberlikle? Bağımsız yaşamayı hayat felsefesi olarak benimsediniz ve tarihin her döneminde, her sayfasında yerinizi aldınız. Öyle ki çıkaralım tarih kitaplarından Türk tarihini, Dünya tarihi yazılamaz kıldınız.
Altıyüz yıl hüküm sürmüş Osmanlı’nın torunuyuz diyoruz, her zaman bununla övünüyoruz ve övünmekte de haklıyız sanırım. Hiç bir zaman inkar etmediğimiz bu gururla, Dünya’nın genetik olduğunu düşündüğü cesaretimizle ve başımızı öne eğdirmeyen Türk olmanın verdiği onurla kurtuluş mücadelemizi başlattınız. Hangi ruhla baş koymuştunuz ki bu yola, dudakları uçuklatan başarılara imza attınız. Devlet adına kararları nasıl alıyordunuz da, devlete millete faydalı oluyordunuz? Ak Şemsettinler nasıl yetişiyordu da manevi desteğiniz hiç yok olmuyordu? Nasıl yeni nesiller büyütüyordunuz da kaldığınız yerden devam ediyordu?
Yer yer hatalar olsa da bir şeyleri farklı yaptığınız manidar. Bizler alışmışız tarihe saldırmaya ne başımıza gelse tekerrür eden tarihtir diyoruz, hataların tekerrür ettiğini anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz. Hatalardan ders almak mı? Kimse hatasını kabul etmezken çok zor olsa gerek.
Hüseyin Gürhan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘babama’ sesleniyorum
Zamanını yaşımı tam olarak hatırlayamıyorum ama daha yeni yeni öğrenmeye başladığım zamanlardı. Ve senden ilk öğrendiğim şey yalan söylememek olmuştu. Bana ”Ne yaparsan yap ama asla yalan söyleme kızım” demiştin. Bu sözle bana sen en güzel erdemlerden birini aşıladın. Hata yapmış olsam bile bunu inkar etmediğim, türlü yalanlarla atlatmaya çalışmadığım için bana kızmıyordun bile hatta teşekkür ediyordun yalan söylemediğim için.
Biliyor musun baba şimdi her şey çok değişti. Yalan söylemeyenlerle değil yalan söyleyip bizi kandıranlarla gurur duyar olduk. Onları el üstünde tutup yeri gelip kendi seçimlerimizle başımızın üstünde tutuyoruz..! Bize anlattıkları yalanlara kanmayı tercih ediyoruz ya da böylesi işimize geliyor. Biri de çıkıp doğruyu söylediği zaman onu suçluyoruz yalan söylemediği için. Yadırganıyor biri doğruları gözönüne getirdiği için, özgürlüğü elinden alınıyor, dört duvar arasına kapatılıyor sırf sessiz kalsın diye…
Hani derler ya doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulurmuş diye yaşadıklarımız için çok geçerli bir söz aslında. Biz birbirimizi kovuyoruz doğruları duymamak için. Korkuyoruz belkide yüzleşmekten ya da kandırılmak bize söylenen yalanları sindirmek, karşı çık(a)mamak kolayımıza geliyor. Çok az kişi kaldı doğruluk için mücadele eden, aslında herşeyi çözmek için doğrulara ihtiyacımız olduğunu savunan…
Şimdi etrafımda dönen yalanlardan kırılıyorum. Öğrendiğim doğruluğu arıyor gözlerim ve belki de sırf bu yüzden güvenemiyorum kimseye! Ama sana verdiğim sözü tutuyorum. Yaşadığımız devirde her nekadar bu erdem geçerli olmasa da her zaman vicdanım rahat olduğu için ve ’babam’ olduğun için bu sefer ben teşekkür ederim sana…
Sevgilerimle.
Esra Çağlar
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Milli Eğitim Bakanlığına’ sesleniyorum
Dershane sayılarının artışı ile okuldaki öğretmenlerde eğitim verme görevi alındı sanki. Üniversiteye girişte lise diploması gerektiği için lise bitiriliyor. Liselerde eğitim verilmiyor. Liselerde görev yapan(!) öğretmenler “nasıl olsa ÖSS’yi kazanmak isteyen dersaneye gider” düşüncesi ile görevini yerine getirmiyor, zorunlu oldukları 40 dakika içinde sınıfta bulunarak görevlerini yapıyorlar. 4 yıl boyunca lise eğitimi aldığım okul bir müfettiş tarafından teftiş edilmedi.
Dershanedeki bazı öğretmenler devlet atamasının gerçekleşeceği taktirde rahat edeceklerinden bahsediyorlar. Devlet kurumunda görev yapmanın kolay olduğunu söylüyorlar. Dershane ile devlet kurumunda görev yapan öğretmenler arasındaki fark nedir?
İyi bir eğitim için para şart mı? Dershanelerdeki eğitim ortamı devlet kurumlarında neden gerçekleştirilemiyor. İki kurum arasındaki fark nedir?
Milli Eğitim Bakanlığı’ndan eğitim kurumlarının denetlenmesini, eğitim sisteminin değiştirilmesini gerekiyorsa öğretmenlere tekrar eğitim verilmesini istiyorum.
Ayşegül Tan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘pes edenlere’ sesleniyorum
Yedi yaşında okulun bahçesine ilk adımımızı atarken, aslında bilmiyorduk zorlu bir maceraya atıldığımızı. Çetin yollardan geçeceğimizi ileriki yaşlarda öğrenecektik. Birinci sınıftayken okumayı söktüğümüzde ve öğretmenimizin kurdeleyi yakamıza taktığında ne kadar sevinçliydik.
O zamanlar her birimizin bir hayali, bir hedefi vardı. Hedeflerimiz büyüktü. Kimimiz doktor, kimimiz avukat, kimimiz mühendis, kimimiz öğretmen olacaktı. Tabii hedeflere ulaşmak, hiç de kolay olmayacaktı. Bazen koşacak, bazen topallayacak bazen de sürünecektik. Ama asla pes etmeyecektik. Sonra yıllar birbirini kovaladı fakat biz hedeflerimizi kovalayamadık. Bu zorlu mücadelede ilk virajda pes ettik. ‘Olmaz’ dedik, ‘Artık yapamam’ dedik, ‘Bu iş burada bitti’ dedik. Ne de kolay ‘bitti’ dedik. Geçmişteki bütün emekleri bir hamleyle atıverdik. Aslında bitmemişti. Çünkü bilmiyorduk her şey bitti denilen yerde hayatın yeniden başlayacağını. Bilmiyorduk hayatın bir mücadele olduğunu. Bilmiyorduk bu yolun engebeli olduğunu. Bilmiyorduk…
Ve şimdi silkinme, kendimize gelme zamanı. Başımız dik ve kararlı adımlarla Türkiye Cumhuriyeti gençliği olarak geleceğe ve hedeflerimize, ayaklarımızı sağlam basarak hep birlikte yürüyeceğiz. Gelecekte, hedeflerimize ulaşmış olarak buluşmak dileğiyle…
Alper Bora Yalçın
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘milyonlara’ sesleniyorum
Ne olmak istiyorsun?
Yaşadığım süre boyunca bana sorulan en popüler sorulardan bir tanesidir: “Ne olmak istiyorsun?”
Bu soru, her zaman çok kolay bir cevabı varmış gibi sorulur. Aslında ne istediğini bilen birisi için gayet basit bir cevabı vardır, bilmeyen için ise sadece meslek adlarından öteye geçmez. Ben de, yaşamımın farklı evrelerinde bu soruya farklı cevaplar vermeme rağmen özde ulaşmak istediğim hedef hep aynı idi. Bence “Ne olmak istiyorsun?” sorusundan önce “İnsan neden bir şeyler olmak ister?” bu soruya cevap verilmeli. Bir kimlik için mi, itibar için mi, egolarını tatmin etmek için mi, faydalı olmak için mi, bu “için mi”ler uzar gider. Bu soruya cevap verebildiğinde insan ne olmak istediğini bilir. Bütün şartların sağlanması bir şeyler olmak için yeterli değildir. Fikri bakımdan desteklenmeyen bir arzu nasıl olur da hedefine doğru bir şekilde ulaşır.
Bu gün birçok meslek içinden gemi mühendisliğini tercih ettim. Bu bölümü seçtim çünkü hedefime ulaşmamda doğru tercih olduğunu düşünüyorum. İyi bir mühendis olarak aynı zaman da iyi bir tarihçi, iyi bir edebiyatçı, iyi bir sanatçı olabilirim, olmalıyım. Meslekler bizim gerçek hedeflerimiz için sadece birer araç vazifesi görürler. Bizleri hedefimize en hızlı ve güvenilir bir şekilde hangisi götürüyorsa onu tercih ederiz.
Mükemmelliği aramak istiyorum, kusursuzluğu değil. Bir gün geriye dönüp baktığımda yaptıklarımdan çok yapmadıklarım için pişmanlık duymayan birisi olmak istiyorum. Muhteşem bir mazi ile mükemmel bir gelecek arasında köprü olmak istiyorum. Ne yaparsam yapayım, yaptığım işte en iyi olmak istiyorum.
Mustafa Göksal
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘bütün insanlara’ sesleniyorum
Yorgunuz biliyorum, kırgın, hatta isyankar zaman zaman.. Anlıyorum, çünkü aynı şeyleri yaşadık hemen hemen. Duruşumuzla, bakışımızla anlattık kendimizi hergün ‘yabancılara’. Kimimiz bir ihanetle, kimimiz bir yalanla, kimimiz kendimizle, çoğumuz ‘bu dünya ne olacak böyle’ lerle boğuştuk. Öğretmenimize kızdık, annemize,babamıza, sevgilimize, dostumuza kızdık. Ağladık belki geceler boyu.. ‘yeter artık’ dedik(demeliydik).. biz aslında ‘bana ne’ dediğimiz anda bittik.
Evet, dedim ya; kızgınız bir şeylere. Belki and içtik kendimizden başkasına üzülmemeye. Haklı nedenlerimiz vardı, gerekçeli yaşanmışlıklarımız. Biliyorum, çünkü hep aynı saklılarda ‘unutulmuşluklarımız’..
Yine de (bir peri kızı olmamakla birlikte), hatırlayalım istiyorum unuttuğumuz birçok şeyi.
Herkesin, kendimiz kadar yılgın olduğunu mesela.. Üzmeyelim istiyorum ‘tanımadığımızı’ da..
Bilelim, söylediğimiz hangi sözün kimi yaralayacağının belli olmayacağını. Biraz daha gerçek biz gibi, esas öz gibi olalım, biraz daha bıçaksız konuşalım..
Canımız yandığında hissettiklerimizi hatırlayalım istiyorum.. İstiyorum ki, can yakmayalım.. Mutluluğu başkalarının savunmasızlığında aramayalım.
Küçüğümüze de saygı duyalım istiyorum. İstiyorum ki ‘küçük hanım’lar, ‘küçük beyler’ olsun gözlerinin içi gülen. Ve saygı duymayı, saygı görerek öğrensinler..
Artık gözyaşı ve kan görmekten, bunlara sebep olmaktan, sebep olanları alkışlamaktan bıkalım istiyorum.. İstiyorum ki, insan hayatının değeri ‘paha biçilemez’ olsun..
Zor değil, bunu biliyorum.. Öğrenmeye değil, zaten bildiğimizi hatırlamaya ihtiyacımız var sadece..
Ben, bir genç olarak (ve selamlayarak sizi) ,hepinize sesleniyorum.. Biliyorsunuz ki; bunları değiştirmek sadece bir anlık..
Bir tebessümle başlar her şey, gerisi zaten ‘insanlık’..
Özden Arslan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘özgürlüğe’ sesleniyorum
Sana sesleniyorum ey özgürlük!
Gözyaşımın tadı hâlâ taze, acın tuzlu ve tadın hala taze…
Özgürlük! Hangi mevsimin kucağında kaldın da biz böyle hep üşür olduk, hangi cümlelere, hangi kelimelere, hangi kitaplara kayıtsız kaldın, hangi üniformalılar almadı seni mekanlarına, hangi geçilmez kapılarda kaldın sen de, hangi alanlarda yasaklı oldu adın? Kanıksadık mı sensziliği? Dar kutulara mı koydular seni yoksa? Keyfiyetin eline mi düştün? Nerdesin de biz böyle yaban kaldık hayata? İşte sana seslenmeme fırsat bu mektup, eline ulaşacak biliyorum. Bir gün gelebilme hayalinle kaybettiğimiz tüm zamanları biriktirerek bir ağıt yakıp umutlarımızı küllendirmeden gel!
Çünkü umutlar var, çünkü ucuca eklenmiş hayatlar var, seni tüm yorgunluğuna rağmen bekleyen kızlar var… ve anneleri var. Sözler de var söylenen şarkılar ve şiirler de var okunası sana. Kelimelerinin beli bükülmüş mektuplar da var sana dair yazılmış ve gönderilememiş.
Sana sesleniyorum ey özgürlük! Sen yoksan kim aklar beni. İçimdeki bu derin ve soğuk boşluğunu kim doldurur. Gel ve sen sıcaklığınla doldur avuçlarımı. Zaman gençliğimi tüketmeden kalbime bir umut daha yükle hadi.
Acımı duyuyor musun? Omuzlarıma saldım özlemini ve bekliyorum umutla seni, hâlâ. Belki duyarsın. Olur ya belki gelirsin bizim buralara. Çünkü biz seni beklerken umudu hiç yitirmedik ki…
Habibe Sarıkaya
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘çocukluğuma’ sesleniyorum
Seni çok özledim çocukluğum.
Hani çamurdan pastalar yapar, kimse yemeyince üzülürdük. Özenle bir kaşık toprak ve iki bardak su katardık pastaya. Haaa toprağımız kırmızı olmalıydı, pastayı çilekli severdik çünkü. Üzerini de bir tutam sevgiyle süslerdik. Yiyenler de sevgimize ortak olsun diye.
Hani dört tekerlekli bisikletimiz vardı. Üzerinde durmayı beceremediğimiz… Arkadan mutlaka destek gelirdi, bıraktıkları an düşerdik çünkü. Sonra tekerin birini çıkardık, üçe indi tekerlek sayısı. İşimiz daha da zorlaştı. Artık destek de yok. Düşe kalka öğrendik binmeyi seninle. Sonra büyüdük, eee üç tekerlek karizmayı sarsar artık. İki tekerlekli bisiklete binmemiz lâzım. Tabii elinin birini bırakarak süreceksin. Nerden bileceksin ki daha da büyüdüğünde tek tekerlek üzerinde durman gerektiğini o günlerde.
Hani evimizin yan tarafı büyük bir bahçeydi. Baharın gelişini orada açan sarı papatyalardan anlardık. Sarı ve yeşilin en güzel tonlarını görürdük balkondan. Sonra dayanamaz iner, “çilekli pastanın yanına bir de prenses lâzım” derdik ve başlardık papatyalardan taç yapmaya. Sonra prenses kim olacak kavgası başlardı. Bizim için çok önemliydi bu. Nerden bilirdik ki hayat kavgasının yanında prenses kim olacak kavgasının değerini.
Hani babamın işten dönüş saati yaklaşınca merdivende beklediğimiz akşam saatleri vardı ya… Elinde ekmek poşetini görünce acaba çikolata almış mıdır bana diye baktığımız an… Günün ödülü bir sütlü çikolata, bir sıcak öpücük… Ve çocuk kalbimle tertemiz tebessümün birleştiği saat…
Seni çok özledim çocukluğum.
Kırmızı topraktan yapılmış pastayı, dört tekerlekli bisikleti, papatya taçlarını, çocuk dünyamızın prensesliğini, sütlü çikolatayı, sıcak öpücüğü ve masum, bihaber çocuk dünyamı…
Sana sesleniyorum çocukluğum. Seni çok özledim…
Filiz Yıldız
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘herkese’ sesleniyorum
Bir genç olarak sesleniyorum, en azından bunu yapabiliyorum. İçten içe homurdanıp durmasın sesim diye, Belki duyan olur bir yerlerde diye. Gerçi şanslıyım demi, seslenebilme hakkım var kimsenin umurunda olmasa da. Herkesin her şeye karıştığı bir ortamda özgür modern hayatta ben çoğu şeyi yutmak zorunda olsam da bazen içimde çığlıklar kopsa hıçkırarak ağlamak istesem sonra yut diye kendimi tutmak zorunda kalsam da, herkes her şeyime karışsa ve ben bir şey diyemesem de ve içimden bir şey bırak, bırak git her şeyi diye sürekli bağırsa ve ben hep gitsem neye yarar kalsam nereye kadarlara dönsem de yaşasın seslenebiliyorum.
Duyuluyorsa sesim artık gerçekten özgürlük istiyorum. Hayal mi gerçekten özgür bir Türkiye. Özgürlüğün ezberletilmediği, ütopya gibi dilden dile dolaşmadığı, çocuk kandırır gibi var gibi gösterilmediği bir Türkiye.
Şöyle bir özgürlük; beş duyu ile hissedilen, görülen, tadılan, koklanabilen bir özgürlük; deniz gibi… mavisini görüp kokusunu içine çekip sonra içine dalıp tuzunu tattığın gibi bir özgürlük, o kadar gerçek o kadar somut bir özgürlük, mümkün mü?
Kimsenin kimseye karışmadığı, hiç tanımadan, hiç konuşamadan, hiç bilmeden kırmadığı; herkesin hoşgörülü herkesin özgür olduğu bir Türkiye hayal mi? Çok mu şey istiyorum ben?
Rana Taşkıran
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘RTÜK’e’ sesleniyorum
Dijital âlemin efesi ‘RTÜK’. Asıl amacı Türk aile yapısını ihlal ettiği gerekçesiyle, dizi, film, reklam vs. bilumum yayında alkol ve sigara kullanılan sahnelerin çocukları kötü etkilediği düşünülerek, ilgili sahneyi yasaklamak, ceza vermek, gerekirse yayını durdurmaktır. Ve bu mahremiyet ihlallerinin ve cezalarının en önemli argümanı ise, gelişmiş ülkelerin aksine, ülkemizdeki eğitim seviyesinin düşük olması ve her şeyin anne babadan beklenmesi gerektiği şeklindedir. Peki, RTÜK’ün sigara ve alkole karşı bu kadar hassas olmasına rağmen neden Selena, Sihirli annem vb. yayınların yayınlanmalarında kıllarını bile kıpırdatmıyorlar? Doğaüstü olayların sanki gerçekmişçesine kardeşlerimizin kafasına işlendiği bu diziler alkol ve sigaradan göre daha mı zararsız? Öyle ki, bu dizilerde gerçekte olmayan dudak bükerek yok olma, cisimleri havalandırma, ışınlanma vb. hareketler, televizyonda sürekli gösterilmeleriyle çocuklar tarafından kanıksanmaya başlanıyor ve bu davranışların gerçek olduğunu zannediyorlar. Kısacası beyinleri apaçık yıkanıyor. Akabinde çocuklarda inanç bozukluğu ve doğruyla yanlışı ayırt edememe gibi sorunlar gözleniyor.
17 yaşındayım ve RTÜK’ün bu ve envai programa ses çıkarmayışını görünce dumura uğruyorum. Amaçları çocukları ve toplumu korumak ise önce kültürel ve toplumsal yozlaşmanın önüne geçmeleri gerektiğini düşünüyorum. Duyarlılığını yarım kullanan RTÜK, en başta kendini denetlemelidir. Zira böyle gitmeye devam ederse ileride kayıp bir jenerasyon türeyebilir!
Tolga Eroğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘insanlara’ sesleniyorum
Lütfen gülümseyiniz…
Gelişen ve sorunlarıyla beraber büyüyen dünyayı küçümsercesine… Kurumuş toprakları hayat dolu damlalarıyla şenlendiren yağmurlar gibi…
Sadece müjde aldığımızda değil, gülümseyişleriyle mutluluğu müjdeleyen insanlar gibi…
Sıkıntılarımızın ete ve kemiğe dönüştüğü asık suratlarımıza rest çekercesine…
Kendi problemlerinin içinde boğulmuş insanların yüreklerine su serpercesine…
Bütün olumsuzluklara inat, tebessümü yüzümüzde bayraklaştırırcasına…
Göremediğinizde bir ışık, bulamadıysanız bir fidan, kalbinizdeki bahara gülümseyiniz.
Başarmışçasına… seviyormuşçasına… yaşıyormuşçasına gülümseyiniz.
Lütfen gülümseyiniz…
Emre Alkan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘işgalci güçlere’ sesleniyorum
Gözlerini savaşta açan bir çocuğum, çocukluğunu yaşayamamış, hayalleri hep ertelenen bir gencim ben.
Kendimle ilgili hatırladığım ilk şey annemin yüzünden önce sokaklarda yatan masum sivillerin cansız bedenleri, duyduğum silah sesleri, Amerika’nın özgürlük getireceğiz diye vatanı işgal edilen bir gencim.
Sovyetler Birliğinin işgali altındayken vatanım dünyaya geldim. Amerika’nın özgürlük getireceğiz dediğinde ise 15 yaşındaydım. Afganistan’da 26 yaşında olan her birey bir tek günü savaşsız geçmemiş ülkede nüfusunun neredeyse yarısına yakını da 15 yaşın altında. Bir çoğunuz umuda yolculuk yapan gemilerden tanıyorsunuz bizi, daha güzel bir hayat için vatanını terk etmek zorunda kalan milyonlarca çocuktan biriyim.
Ben şanslı olanlarındanım soğuktan, açlıktan ölmemiş bir çocuğum ama ana dilini unutmuş kendi kültüründen habersiz yetişen bir gencim yine de. Birçoğuna göre şanslıyım Türkiye gibi bir yerde yaşıyorum. Gece yarısı deniz altılardan fırlatılan füzeleri bıraktılar, mayınlarda el ve ayaklarını savaşta anne babalarını kaybeden çocuklar bıraktılar, çocukluğunu yaşayamamış benim gibi insanları bıraktılar..
Sovyetler Birliği yıkıldı, Amerika kahramanlığa soyunarak Irak batağına düştü, Dünyanın iki büyük devleti önemli derecede yıkılmış fakir bir ülkeye karşı; en yüksek teknolojik silahları kullanarak tam anlamıyla bir yıkım sergilediler. Bu savaş anlamsız bu savaş, adil değil. 22 yaşındayım savaş ve işgal Afganistan’da hala devam ediyor. Bir gün barış ve huzur sağlanacak topraklarımızda inancını kaybetmemiş milyonlarca insandan biriyim…
Abdulhamit Yalçın
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘şeytana’ sesleniyorum
Ey şeytan!
Nedir bu gençlerle alıp veremediğin? Gerçekte aldığın ama vermediğin!
Sen çok akıllısın ey şeytan! Akıllı olmasan, ölüme her geçen gün daha da yaklaştığını düşünen ihtiyarla uğraşırdın. Ama sen ey şeytan, ölümden her geçen gün daha da uzaklaşan aslında uzaklaştığını sanan gençle uğraşıyorsun.
Sen çok haklısın ey şeytan! Kendimizi senin yerine koyup işin kolayı varken niçin zoruyla uğraşayım diye düşünmemizi istiyorsun. Genci baştan çıkarmak ne kadar kolay değil mi?
Sen çok kurnazsın ey şeytan! Allah’ın insanları ne özelliklerde yarattığını da, gençlere ve ihtiyarlara nasıl özellikler verdiğini de çok iyi biliyorsun, ona göre davranıyorsun.
Sen çok çalışkansın ey şeytan! Hiç boş durmuyorsun. Daimi meşgulsün. Gençlere tembelliği aşılamaya çalışırken bile çalışkanlığı elden bırakmıyorsun.
Sen çok başarılısın ey şeytan! Başarılı olmasan dünya üzerinde genç olarak var olup da ruhları ve bedenleri yaşlanmış insanlara rastlayamazdık.
Sen çok yakınımızdasın ey şeytan. Lakin gençlerin daha da yakınındasın. Her an hata yapmaya meyilli bir dönem olan gençliğin her an enseleyecekmiş gibi tam da arkasındasın.
Sen çok enteresansın ey şeytan! Bazen başarılarına kendin bile inanamıyorsun. Vay be şu genç benim eserim mi diye havalara giriyorsun.
Sen bazen de çok aptalsın ey şeytan! Asla aptal yerine koyamayacağını anladığın gençleri görünce kudurmaktan kendini alamıyorsun. Soruyorsun: Nedir bu güç kuvvet, nedir alıkoyamadığım, nedir benden uzaklaştıran bu gençleri, nasıl bir cazibedir bu benden daha etkili…?
Cevaplar konusunda yardımcı olmak isterdim amma velâkin mürekkebim bitti.
Zeynep Aydın
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Türk olup Türkçe konuşmaktan aciz olanlara’ sesleniyorum
Şu aralar internette dolaştığını düşündüğüm(yazının altında en az beş kişiye gönderin diye yazıyordu.) bir ileti bana da geldi. Yazının 2060 yılında yazıldığından, ülkenin bir bölümünün satıldığından, istiklâl marşının söylenmediğinden, ezanların artık okunmadığından bahsediyordu ve değerlerimize sahip çıkılması gerektiği söyleniyordu. Yazıdakiler ilginçti ilginç olmasına ama bence daha ilginci yazının “Chok etkileyici okuyunn” başlığı altında gelmesiydi. Yanlış okuduğunuzu veya yazarken yanlışlık yapıldığını düşünmeyin, “çok” değil “chok”, “okuyun” kelimesinin sonunda da iki tane “n” harfi var. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demekten kendinizi alamıyorsunuz. Yazınızda Türk olmaktan, Türk değerlerine sahip çıkmaktan bahsediyorsunuz ama yazının başlığını Türkçe yazmaktan acizsiniz…
Sadece internet üzerinde dolaşan yazılarda değil bir çok yerde böyle ilginç kelimeler daha doğrusu İngilizce kelimeler kullanan insanlarla karşılaşıyorum. Bir özentiyle Türkçe karşılığı varken İngilizcesini olduğu gibi alıp kullanıyorlar. Geçen gün televizyondaki bir programda şarkıcı bayanın biri başından geçen bir olayı anlatırken “ “computer” den izliyordum.” şeklinde konuştu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. SMS, webcam, messenger, computer, PC…
Bu kelimelerin dilimize yerleşmesindeki en önemli etkenin teknoloji, bunun yanı sıra bir de kişinin kendini olduğundan farklı göstermek istemesi olduğunu düşünüyorum. Eminim bu sözcükleri birçoğunuz kullanıyor. Kusura bakmayın ama bilgisayar yerine computer deyince elinize ne geçiyor? Tabii karşısındaki kişi altta kalır mı hiç? Kalmamak için kamera yerine web cam diyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Sonra bir bakmışız saçma sapan birçok sözcük dilimize yerleşmiş. Böyle yaparak elimize hiçbir şey geçmiyor. Tek yaptığımız şey güzel dilimizi yozlaştırmaktan başka bir şey değil…
Evet sen, sen Türk genci! Vatanını sadece bayrağına, dinine, istiklâl marşına sahip çıkarak koruyamazsın. En başta ama en başta diline sahip çıkmalısın.”Bir milleti yok etmek istiyorsan önce dilinden başla.” diye boşuna demediklerini anlamalısın…
Zehra Zengin
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘basariligencler.com’a’ sesleniyorum
Birkaç hafta öncesine kadar sitenizden haberdar değilim. Fakat son haftalarda sıkı takipçiniz haline geldim. Her şey iyi güzel, fakat ben 3 yıldır üniversite hayatımda birçok başarılı projelere imza attığıma inanıyordum. Ama şimdi içime bir kurt düştü; yani ben şimdi kendimi başarılıyım sanarken buradan fark edilmemem demek bir nevi başarısızlıktır dedim kendi kendime…
Merak etmeye başladım sonra, neye göre röportaj yapılıyor ve sitede yayınlanıyor. Henüz bu sorunun cevabını bulmuş değilim ama kendimle çelişkiye düşmem üzdü beni. Her ne kadar başarılı gençlerin hikâyelerini okuyarak motive olup gaza gelsem de, fark edilmemem de bir o kadar gaza getirdi kendimi. Demek ki dedim biraz daha fazla çalışmak gerekiyor ya da daha etkili reklam yapmak…
Bu güzel web sitesini izlemeye devam edeceğim, umudediyorum ve yürekten inanıyorum ki; bir gün kendi yazımı okurken gülümseyerek ve coşkuyla yoluma devam edeceğim…
Yasin Kaplan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘şehitlerimize, kederli ailelerine ve PKK’ya’ sesleniyorum
Öncelikle en fazla vefayı hak eden şehitlerimize; Kardeşlerim ben de 21 yaşındayım. Ögrenciliğim münasebetiyle sizlerle beraber o cephelerde o hainlere karşı silah sıkamıyorum. Bu bende derin bir elem bırakıyor. Sizler orada canla başla, yarı aç yarı tok, uykulu, uykusuz, sevdiklerinizden uzak bir görevi sırf ‘vatan borcu’ olduğundan görevinizi en layıkıyla yerine getirdiginizden kaniyim. Yattıgınız yerde rahat uyuyun. Bu vatan tarihte Türktü, gelecekte de Türk olarak kalacaktır. Bunu daha annelerimiz bize beşikte ögüt olarak verdi. Bu bir bayrak yarışıdır. Ahmetler gider, Mehmetler gelir. Mehmetler gider, Muratlar gelir. Her Türk genci bu kutsal topraklar için, Çanakkale’deki şehitlerimizin aziz ruhları için onlara olan borçlarını ödemek için gözünü kırpmadan canını tereddüt etmeden feda etmiştir, edecektir. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, vatan eğer uğruna ölen varsa vatandır.” mısraları çok şey anlatıyor. Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Kardeşim, hayallerini, umutlarını ve tüm geleceğini vatan uğruna feda etti. “Önce vatan” diyerek tüm egolarından vazgeçti. Efsunlaşmış birilerinin aksine canını feda ettin. Ve en son cümlen, “Vatan sağolsun” dedin.
Şehitlerimizin kederli ailelerine; annem ağlama, kardeşim şahadet şerbetinden doyasıya içti. Beni de bir oğlun bil. Bundan sonra Mehmet’in yoksa Murat oğlun var. Ağlama babam, aglayıp ta sevindirme o kalleşleri. Senin oğlun artık peygamberimize cennette komşu oldu.
Kalleşlere; yüce Türk milleti tarihte sayısız düşmanla mücadele etmiştir. Ve hepsini de eli boş yollamıştır savaş alanından. Boşuna ugraşmayın. Büyük Türk milleti sizlere gereken cevabı her şehit cenazesinde dirayetli duruşuyla veriyor. Ünlü Fransız komutan Napolyon şöyle der; “Bana Türklerden oluşan bir ordu verin, dünyayı fethedeyim, zira Türkler yenilebilir, ama asla yok edilemezler.” Dünya anladı bizimle uğraşılmayacagını bir avuç küstah anlamadı. Onlar da anlayacak…
Murat Akdeniz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘benliğini bulmaya çalışan gençlere’ sesleniyorum
Her şeyin hızla tüketildiği, değerlerin yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyada yaşıyoruz. Her ne ortaya çıkarsa, geldiği hızla kayboluyor. Son zamanlarda ise; gelişim, küreselleşme, kariyer yapma sözcükleri havada uçuşuyor. İlerleyelim, kültürlü olalım derken, aslımızı kaybetmekten hiç korkmuyoruz:
“Dünyaca ünlü yazarın şu kitabını ben de okumalıyım!”
“Orayı ben de gezmeliyim!”
“Masterimi şurda, stajımı bilmem hangi ülkenin eyaletinde yapmalıyım!”…
O da var, bu da var, şu da var… Peki nereye kadar?
Habire bir şeyler arıyoruz, bir arayış çabası içerisindeyiz. Fakat bilmiyoruz ki, aradığımız şey, kendi içimizde, kendi kültürümüzde fazlasıyla var! <”Alemde ne varsa senin dışında değildir. Ne istersen kendinden iste, aradığın da bizzat sensin.”> İşte H.z Mevlana tam da bunu kastediyor. Biz, özellikle Türk milleti, asla kendimizi yaşadığımız toplumdan soyutlayamayız. Biz birer fert isek, her fert de toplumu oluşturur. Toplumun sorunlarına sırt çevirene de <insanoğlu> demek yakışık almaz.
Öncelikle ne olduğumuzu, ne istediğimizi bilelim, barışık olalım benliğimizle. Bir günümüz diğerine eşit olmasın ki, safımız belli olsun. Hiçbir şeyin faydasız, nedensiz olmadığının farkına varalım. Ama öncelikle bilelim ki, cevher içimizde!
İşi ehli olanlar yapsın, hariçten gazel okunmasın. Herkes kendi kulvarında yarışsın.. Pes etmeyelim arkadaşlar! Yaşıyoruz, nefes alıyoruz, çıkmadık candan umut kesilmez. Silkinip kendimize gelelim, işe;aldığımız nefesin hakkını vermekle başlayalım..
Haydi, umutsuz olmak yok, en azından dünya, bunun için müsait değil!
Aradığımızı bulmamız dileğiyle…
Zehra Akdoğan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’5 kişilik jüriye’ sesleniyorum
Bir genç olarak beş kişilik jüriye sesleniyorum, çünkü seslenebileceğim diğer kişilere, şeylere seslenmek sadece sesde kalacak. Ama jüriye seslenirsem bir fırsatım olacak sesimi duyuracak, aklımdaki soruları belki cevaplayacak..
Sevgili beş jüri üyesine beş tane sorum olacak. Eminim benden yaş olarak büyüksünüz, ve daha tecrübeli. Bir genç olarak ilk sorum; gençler daha mı bilinçli gerçekten? Doğru.. Eğitime daha çok önem veriliyor artık eskisine nazaran. Önce ÖSS engelini aşıyor gençler canla başla. Sonra üniversiteye kapak atılıyor, iyi bir bölüme yerleşiliyor, bu da tamam.. Dersler bir şekilde verilirken ortamı değişiyor gencin. Zamanında ÖSS’den başını kaldırıp göremediği hayatla tanışıyor, başta yadırgıyor ama biraz değişikliğin kimseye zararı yok! değil mi? Sonra ailesinden de farklı bir şehirdeyse özgürlüğün tadını çıkarmaya başlıyor bunu hakettiğini düşünüyor çünkü. Öğrenci evi muhabbetleri, güzel arkadaşlıklar, sonra aşk.. Aradığı aşkı bulduğunu düşünür gencimiz. Aşkı yüzünden arkadaşlıklar önemini kaybeder önce. Sonra aşkının evine taşınılır. Tam bir karı koca hayatı yaşandıktan sonra aldatma girer devreye.. Ya pişman olur aldatan sürünür kapılarda gündüz gece ya da devam eder hayatına yeni parteriyle. Aldatılan da geri dönerse affeder aldatanı çünkü yoktur artık başka kapısı her şeyini verdikten sonra ona. Dönmezse de canı sağolsun der evlenmem artık ömrü hayatımca..(Eminim her gencin duyduğu gördüğü böyle bir olay vardır.) Bilinçlilik demek toplum örf adetlerini, kurallarını hiçe saymak mı?
Toplumu bir kenara bırakalım insan ailesinden aldığı yılların eğitimini, emeği, saygıyı, sevgiyi nasıl hiçe sayabilir bir anda? Aşk denilen şey bu kadar kuvvetli mi gerçekten?(2)
Üçüncü sorum gençlere bir sürü olanak sağlandığı söyleniyor doğrudur da. Kariyer hedefleridir, bilimsel yarışmalardır, üniversite eğitimleri vs. her şey çok güzel de tüm bunlar insan ruh sağlığından daha mı önemli? Benim farkında olduğum şeyin kimse farkında değil mi? Gençler değerlerini nereye bıraktılar? Ruh sağlığı iyi olmayan gençler kariyer yapmış, bir sürü atılımlar yapmış neye yarar?
Ve sevgili jüri hayatı soruyorum size?(4) Kaybettiklerimizi.. Kaybettiklerimize rağmen hayata nasıl tutunmamız gerektiğini.. İçimdeki bu özlemi nasıl dindireceğimi.. Bu yaşımda bana bu kadar ağır geliyorsa hayat, düşünüyorum kırkıma varır mıyım rahat?
Beşinci sorum da gençliğe rağmen,hayata rağmen, kaybettiklerimize rağmen bu düzene rağmen ve benim bu karamsarlığıma rağmen hayat yaşamaya değer mi? Ben cevap vereyim. Her şeye rağmen yaşıyoruz işte.. Mecburuz.. Değecek..
Betül Saldıroğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘sinema yapımcılarımıza’ sesleniyorum
Filmler artık hayatımızda olmazsa olmazlardan biri haline gelmiştir. Filmlerin geçmişi televizyonun icadından sonra hızla ilerlemiştir. Zamana göre filmlerin konusu ve türleri oluşmaya başlamıştı. Önceleri dramatik, duygusal, entrika ve kovboy filmleri izlenme rekorları kırıyordu. Şimdi ise izleyiciler yapımcılardan daha değişik türde filmler istemektedir. Günümüzde de izleyicinin isteğini karşılayan filmler yapılıyor.
Dünyada ilerleyen zamanda Hollywood filmleri çoğunlukla izlenmeye başlandı. Yıldız oyuncular çıktı. Galalar düzenlendi. Kalite artırıldı ve ABD sineması marka olmayı başardı. Tabii ki bu durum hemen olmadı. Ancak yapımcı şirketler güçlerini paylaşarak bunu başardılar. Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde ise farklı bir durum var. Mesela ben Çin ve Japon’ların yaptığı kültürlerine dayalı filmlerini destansı ve yapmacık olarak görüyorum. Haksız olduğumu düşünebilirsiniz. Fakat benim aklım altı yüz yedi yüz yıl önce kılıcıyla on beş küsur metre havaya zıplayan ve havada yaklaşık yarım dakika uçup düşmanlarını yere basmadan öldüren bir dövüşçü olduğunu sanmıyorum.
Asya’nın parlayan yıldızı Hindistan’ın Bollywood’una ise söyleyecek söz bulamıyorum. Adamların filmlerinde sokaktan geçen adamı başrolde oynatıyorlar. Ve ne keramet var ise filmlerinde sürekli enteresan danslarıyla onlarca dansçı filmin üçte ikilik kısmını filmde tamamlamış oluyorlar.
Şimdi gel gelelim bize… Bizim ne Hollywood ne de Bollywood’a benzer bir kuruluşumuz yok. Filmlerimizde dünyada o kadar bilinen izlenen filmler değil. Hani arada sırada bizimkilerde iyi filmler çıkarıyor. Haklarını yememek gerek. Fakat yetersiz bir durum var. Şöyle ki bizdeki filmlerde devam eden kalite yok. Bakın iyi filmler çekildi diyoruz. Oscar’a aday gösterildi diyoruz. Fakat bizim filmler Oscar ödülünün kapısını dahi göremeden geri dönüyorlar. Hadi bunları geçelim bizim yurt dışında ismi hafızalarda olan kaç tane oyuncumuz var? Bu durum gerekli midir? Neden olmasın ki bir insan ülkesinin tanıtımında ki rolünü görmüyor değiliz. Bakın bir Angelina Jolie ve Brad Pitt çiftine bu insanların yaptığı her şey attığı her adım milyon dolar değerinde haber oluyor. Buna benzer yıldız oyuncular ülkelerini bir nevi Harikalar Diyarı gibi gösteriyorlar.
Bize geri dönelim… Bizler de başarılı olabiliriz. Yeter ki başarının yollarını hep beraber düşünelim. Dayanışma ve düşünce alış verişi olmadan bu işlerin olacağını sanmıyorum.
Sözlerimi burada noktalamadan önce şunu da belirtmek istiyorum. Biz ne kadar başkası gibi olmayı istersek yanı başımızdaki değerlerimizi de başkalarına kaptırır ve sonunda başkası dahi olamayız.
Mikail Çağlar
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘erkeklere’ sesleniyorum
Küçüklüğümden beri cinsiyetçiliği sorgulamışımdır. Bana hep ters gelen, anlayamadığım, yerine koyamadığım taşlar vardı. Ezilen, şiddet gören kadınların acısı içime işlerdi. Erkeklerin gücünü karşısındaki ezerek göstermeye çalışmasını anlayamazdım. Kadınları suçladım çoğu zaman, erkeklerin o güç gösterilerinden tiksinerek.
Sosyolog, Aktivist Pınar Selek’in, ‘Sürüne Sürüne Erkeklik’ kitabını okudum. Kitap, erkeğin gündelik şiddetle olan ilişkisini sorguluyor. Selek’le kitabını okuduktan sonra yüz yüze görüştüm. Küçüklüğümden beri sorguladığım anlamsız değerleri paylaştım onunla.
Doğduğumuz andan itibaren kadın ve erkekler hep bir kalıba oturtulmaya çalışılıyor. Erkek adam edilmekte, kadın ise hizaya sokulmakta. Bir erkekten hükümdar, bir kadından o hükümdara hizmet edecek benlikler yaratılıyor. Kimler, neden yaratıyor bu kalıpları? Var olan iktidar ilişkilerinin devam ettirilebilmesi için, sistemin bu kalıpları yarattığını ve yarattığı bu kalıplardan da beslendiğini anlattı. Bütün iktidar ilişkilerinin de birbiriyle bağlantılı olduğunu. Bir nevi iktidarlar ittifakı. Ama asıl dikkat çektiği yön, erkeklerin bu süreçte, o güçlü gibi görünen duvarlarının ardında aslında ne kadar yalnız ve mutsuz olduklarıydı. Erkekler bu kalıplara girebilmek için, ne kadar çok şeyden vazgeçiyorlar kim bilir. Erkek en acı olayda ağlamamalı, çünkü o güçlü, soğukkanlı olandır, o herkesi bir arada tutabilendir. O yaşadığı korkuları aslında korkmuyormuş gibi gösterebilmelidir. Onun yıkılmışlıkları, acıları, gözyaşları olamaz. Çünkü toplum ona bunları öğretmiştir. İçinde ağlayan birini saklamalıdır o, hem de ebediyete kadar.
Kitapta Tayfun Atay’ın bir cümlesi vardı. ‘Erkeğin mahremiyetine girebildikçe, aslında ne kadar insanlıktan uzaklaştıklarını görebiliriz’ diye. Bazı değerler için, kendinden vazgeçebilmek, kendini yaşayamamak ne kadar zor olsa gerek. Selek bu kalıpların kırılmasını, erkeklerin kendileriyle yüzleşebilmeleriyle başlayacağını belirtiyor. Kadınlar acılarını bu kadar dillendirirken, erkekler neden yapamasın? O arka plana attığı benliğini niye öne çıkarmasın? Canı acıdığında niye doya doya ağlamasın?
Var olan iktidar ilişkilerinden kim memnun ki! Neden her gün hesap sorduğumuz, suçladığımız bu sistemi, kendi ellerimizle besleyelim. Hem de kendimizden bu kadar vazgeçerek, kendimizi hiç ama hiç yaşayamayarak…
Dicle Baştürk
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘YÖK’e’ sesleniyorum
ÖSS; kısaca ‘Öğrenciyi Saçmalaştırma Sınavı’ gerksizin ötesinde zaman kaybı ve ayrı bir masraf. Bu sınava hazırlanan binlerce gencin hepsinde de kazanma isteği ve umudu var. Herkez üniversite okumak için can atıyor ama bir de olaya şu boyuttan bakmak gerekir. Şimdi diyelim ki bin öğrenci adayı sınava hazırlanıyor. Kimi özel ders alıyor kimi dershane kimi ise kendi evinde hazırlanıyor. Sınav sistemini geçelim, sınava hazırlanan öğrencilerin sınava giriş standartları eşit mi sizce? Bence değil. Ha bir de hem özel ders alıp hem dershaneye gidenler var onlar bizlerden bin kat daha avantajlı. Şimdi 4 tane özel öğretmenden ders alan bir öğrenciyle ben aynı sınav koşullarında aynı sınava giriyorum. Bunun neresi adil ki? Tamam herkes aynı imkanlarla bu sınava hazırlansa derim ki bizim YÖK gerçekten çok sistemli bir sınav hazırlamış ama bunu söylemek zor gerçekten.
Birçok avrupa ülkesinde gençler daha çocuk yaşlarda istedikleri mesleklere yönlendiriliyorlar. Biz de ise ilkokul bitir ortaokul bitir liseyi bitir eeee sonra üviversite kazanacağım da bir meslek sahibi olacağım diye yırtın dur. Biz gençler bunu haketmiyoruz bence.
Peki diyelim sınavı kazandık. Mesela edebiyat öğretmenliğinde okuduk ve mezun olduk. Yaş oldu 25. Edebiyattan 20 bin öğretmen açıkta. Sen de oldun 20.001. açıktaki kişi. Diploman elinde sanki dört sene boşa okumuşsun gibi gelmez mi insana. Dört sene emek harcamışsın, hayalin öğretmen olmak. Ama devlet okuduğun halde sana iş vermiyor. Akıl mantık bunu almaz.
Sonuç olarak devletin yapacağı tek bir şey var: Daha az puanla daha çok öğrenci almak. Bu düzeltir sınav sorunumuzu. ÖSS sınavını kaldırmak zaten o kadar kolay bir şey değil ama sınava alternatif getirmek daha kolay bir şey.. ÖSS’yi hepimiz kazanmalıyız. Öyle puanlar almalıyız ki ÖSYM dahi şaşırsın. Onlar sınavı zor yaptı diye bizim kazanmamıza engel bir şey yok. Onlar duvar çekerse önümüze biz de duvarı yıkmayız üzerinden atlarız…
Numan Çakır
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘umuda’ sesleniyorum
Tanımazdım seni önceleri, çok uzaktın bana, belki de yoktun… Hayır! Dur! Dur biraz… Sana haksızlık ediyorum. Benim senin farkına varamamam sanırım öğretilmiş çaresizliğimin en olgun meyvesiydi… Evet evet sen vardın ama benim haberim yoktu ki senin okyanuslardan esen sessiz çığlığından ey umut!
Seni ilk görüşte tanıyamasam da zamanla tanıttın bana kendini. Keşke daha önceleri gelseydin ey umut! O zaman belki de dünyanın kaç bucak olduğunu bilmezdim! Ne halim varsa görmezdim belki de! O vakit insanlarin kaç yüzünün olduğundan da haberim olmazdı hem. Hep aynı severdim insanları sırat-i müstakim üzre… Ama senin yokluğunda öğrendim ben bazı insanların iki yüzlü olduğunu, bazılarınınsa ikiden de fazla!
Meğerse maskeli baloymuş hayat dedikleri, anladım sen yokken…
Sen yokken hayatı yaşıyordum senden sonra hayatla oynuyorum ey umut! Sen öğrettin bana bu oyunun kurallarını. Kaç kişi ile oynanır bu oyun bilmezdim ben, bilmezdim ki bir galibi olmayacağını bu oyunun! Ama kaybedenlerinin çok olduğunu sen yokken öğrenmiştim ey umut! Nerden mi biliyorum!? Anlamalısın ey umut! Sen yokken ben de kaybetmiştim bu oyunu… Neyse ki senle tanıştım… Galibi olamasam da kaybedenleri arasında değilim artık…
Bilemiyorum sana olan borcumu nasıl öderim ey umut! Şöyle en kıyağından bir ekmek arası balık ısmarlasam ödeşir miyiz? Istersen yanına şırada söyleriz… Efendim?
Anlayamadım.! Ahh! Çok özür dilerim dostum. Seni kırdıysam affet beni! Anlamalıydım seni besleyen şeyin bunlar olmadığını… Söyle, söyle bana ne yapmalıyım sana olan borcumu ödemek için ey umut!
Yaşamak mı!!? Ölümüne yaşamak ha! Tamam, tamam eğer sana olan borcum bu şekilde ödenecekse yaşayacağım ey umut! Hem de ölene kadar!
Bu arada sana bir şey sorabilir miyim ey umut? Hayallerime ne kadar da benziyorsun… Tanır mısın hayallerimi?
Ne oldu? Neden tebessüm ettin ki?
Ne? Çok mu iyi tanırsın onları? Bizi tanıştıranlar da onlar mıydı zaten?
Offff… Çok karışmaya başladı bu ilişki. Zorlanıyorum artık anlamakta ey umut!
Ama anlayabildiğim en iyi şey senin varlığın… İyi ki varsın…
Ve sana sesleniyorum ey umut! Ne olur terketme yüreğimi bir daha beni mezara koymadan!
Yasin Yavuz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayal kurmayı unutanlara’ sesleniyorum
Hadi şimdi seni yoran stajdan, KPSS telaşından kurtul ve düşün. Geçmişe dön kısa bir süreliğine. İlkokul dönemine git önce. Hayal kurmaya ilk başladığın zamanlara. Karar vermekte zorlanırdın hani, doktor mu olsam öğretmen mi diye… Ama okul bitince ailen duvar gibi dikilmişti hayallerinin önüne. Onlara göre kızlar okumamalıydı. Ve sen bunu değiştirecek bir şey yapamadın…
Her sabah izlerdin servise binip giden arkadaşlarını gözyaşları içinde. Hayal kurardın, servise binip gittiğini düşünürdün ama sadece hayaldi bunlar senin için. Akşamları uyumadan önce hayaller kurardın yine. Formalarını giyip okulu gittiğini düşünürdün, hiçbir şey olmamış gibi ve dudaklarını ısırırdın evdekiler duymasınlar diye ağladığını…
Arkadaşın üniversite tercihleri için dershaneye giderken sen de gitmiştin onunla. Dershanenin en üst katında köşedeki sınıftaydınız. Onlar tercih yaparken oturup sırada hayal kurmuştun. Oranın öğrencisi olmuştun hayalinde ve ÖSS’ye hazırlanıyordun. Bunun gerçek olmasını ne kadar da çok isterdin… Bu çok zordu. Ama hayali bile ne kadar güzeldi… Pencereden dışarıyı seyrederken sadece ağaç dalları görmüştü usul usul ağladığını…
Yıllar sonra ortaokulu dışarıdan bitirme sınavlarına katılmıştın arkadaşın vasıtasıyla. Ufak tefek engeller çıksa da bitirmiştin ortaokulu. Diploman elindeydi artık ve hayalini kurduğun şeyi yapmıştın. Ailene, yaşına ve çevrenin tepkilerine aldırmadan kayıt yaptırmıştın liseye. Giyerken formanı bir sabah aklına yıllar önce kurduğun hayaller gelmişti. Tam da hayalini kurduğun sahneyi yaşıyordun. Korktun, yoksa yaşadıkların bir rüya mıydı?
Dopdolu bir zaman dilimiydi lise. Sonra yıllar hızla geçmiş ÖSS heyecanı başlamıştı. Dershanede felsefe dersinde sessizce test çözerken birden aklına yine yıllar önce kurduğun hayaller gelmişti. Dershanenin en üst katında köşedeki sınıftaydın yine. Arkanı dönünce pencereden görünen ağaç dallarını fark ettin. Hayal kurmak ne güzelmiş diye geçirdin içinden gözünden akan birkaç damla yaşla birlikte…
Kısa bir süre mezun olacaksın ve öğretmen olacaksın. Hani ilkokul yıllarında kurduğun hayallerdeki gibi. Ne güzelmiş hayal kurmak.
Sakın hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Ve unutmayın ‘her gerçek, gerçek olmadan önce bir hayaldi’.
Nurdan Kireççi
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayallere’ sesleniyorum
Bir gencin belki de en temel ihtiyacı olmazsa olmazı, hayatı, nefes alış amacı, gece yatarken, sabah uyanınca ilk düşündüğü şey. Evet benim için hayaller bu kadar önemli, her ne kadar hayalleri suya düşmüş biri olsam da… Hayal kurmak güzeldi, doğan günü bunun için beklerdim hayallerimi gerçekleştirmek için. Hayallerde yaşardım, toz pembe olan hayallerde. Ama unutmuşum her rengin bir gün kararıp güneşin bir gün batacağını. Her şeyden güzeldi hayal kurmak, bir gün olacağına inanmak ve inandığım şey için çalışmak. Herkesin bir hayali vardır kimisi bu hayallere çok bağlanmaz her hayal gerçek olmayacak ya ne de olsa der, kimisi hayatını verir hayallerine olmayacaksa ölecekmiş gibi tutkuyla bağlanır hayaline, hayal ettiğinde aç bir çocuğu doyurmuş kadar belki de dünyayı kurtarmış kadar sevinir. İşte ben de böyleydim adeta aşık olmuştum hayalime geceleri bunla uyuyup sabahları bunla uyanıyordum. Olmazsa ölecekmişim gibi sanıyordum ben de yaşayamam dayanamam bu acıya sanıyordum. Bekledim ve çok çalıştım olması için. Ama olmadı. Evet olmadı ben yapamadım başaramadım. Bitmişti artık her şey evet yaşıyordum ama bir ölü gibi hayalleri artık olmayan ve üzüntüden başka bir duygu bilmeyen biri olarak… Kendimi avutmaya çalıştım, her son bir başlangıçtır bu hayal olmadıysa diğeri olur o da olmazsa diğeri dedim. Evet hala içimde o hayal kırıklığı o mutsuzluk var ama en azından artık yaşayan bir ölü değilim ve biliyorum ki bu bir avuntu değil ve gerçekten her son bir başlangıçtır. Evet her renk bir gün karabilir belki benim rengimde karardı ama bitti, geçti artık ve önüme bakmak zorundayım biliyorum. Bunu yapmak zorundayım çünkü her ne kadar hayallerimi gerçekleştiremesem de: Ben tozu dumana katmak istiyorum tozu dumanı yutmak değil!
Esra Ustaoğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum
Seni anlatmamı istiyorlar… seni anlatırsam kendim bir başıma yapamam ki. Ama bir şeyler buldum galiba 6 kelimeden oluşursun, benim özelliklerimi taşırsın, kendi kendini seversin ama beni sevmezsin… Kendim benim için gerçekten çok önemlisin. Sana hala yazıya dökemediğim, anlatamadığım, ama senin anladığın mektubu yazamadım ki sen bunun varlığından haberdarsın onun için içim rahat. Her ne kadar bazen kendi kendime gülsem de, kızsam da, bağırsam da, ağlasam da, kendim bana alınmaz, kızmaz, küsmez, bağırmazsın. Çünkü kendinde olan özelliğin sayesinde çok sabırlısın. Kendim, bazen ben bile bunu fark edemiyorum. Kendi kendime, soruyorum nasıl bu kadar sabırlı olabiliyorsun? Cevabı kendimde, bilmiyorum. Artık büyüdüm ve kendimi iyi tanıyorum derken kendimde göremediklerimin olduğunu farkediyorum… Sonra kendi kendimi, tekrar tanımaya başlıyorum…
Ve şimdi nokta koyup ”Kendimi” değil, yazımı bitiriyorum…
Kevser Özen
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘çocuklara’ sesleniyorum
‘Hayatı ertelemeyin’. Bilmiyorum kaç düşünüz var geleceğinize ait? Dile getirdiğiniz ya da getirmediğiniz hayalleriniz rüyalarınızı süslüyor mu?
Bugünün gençleri bizler nasıl da kapıldık kaygıların peşine. Çoğu zaman sistemi eleştirdik, büyüklerimize hayıflandık. Neticede benimsemediğimiz sistemin içine yerleşiverdik.
Önce elimizden tutup okula götürdüler. Neden o sıralara oturduğumuzu düşünmedik. Kimi zaman sıkıldık, okula gitmek istemedik. ‘Okumak güzeldir, bak bu tabelayı, şu otobüs numarasını okumazsan öğrenemezsin’ dediler. Heveslendik, okuyacak öğrenecektik. Peki neler öğrendik?
Biz çocuktuk oyun oynamalıydık. Çamurdan evler, kumdan kaleler yapmalıydık üstümüzün kirlenme pahasına. Saklambaç oynamalıydık, karanlığa girip aydınlığımızı bulmalıydık. Oysa ne yaptık? Her sene dershaneye gittik. Boş zamanlarımızda soru çözdük, hava almayı etütlere gitme yollarına bıraktık. Sınavlara giren sayısı arttıkça ailelerimizi de yanımıza aldık. Bazen eskiden okumak için ailesinden gizlice sınavlara girenleri duyuyorum. Şimdiyse aileler gençlerden önce sınav derdinde. Sınavlar araçlarımız değil amaçlarımız oldu. Düşlerimizi kaybettik. ’Nereyi tuturursam giderim’ düşüncesiyle girdiğimiz sınavlarda oldu da tutturduk 24 tercihten birini. Nereyi kazandık ne önemi var, başardık (!) Öyle böyle üniversite mezunu olduk. Attık kepleri, aldık mezuniyet belgemizi. Sahi biz kim olduk? Elimize çamur, toprak, kum almadan mühendis, iki kelimeyi bir araya getiremeden öğretmen, yaratıcı olmadan mimar olduk.
Uçuramadık uçurtmaları, ıslanamadık yağmurda, sallanamadık salıncakta. Çocukluğumuzu çoktan seçmeli testlerde aradık, bulamadık. Düşlerimizin ucu bitti, yazamadık.
Remziye Uludağ
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘bizi ihtiyarlatanlara’ sesleniyorum
Nasıl ki zaman izafidir diyorsak, gençliğin veya yaşamımızın herhangi bir bölümünün de izafi olduğundan söz edebiliriz. Artık ülkemiz gençlerinin demografik göstergelerdeki istatistikten başka bir anlamı var mıdır, tartışılır ama epey yara aldığı bir gerçek olsa gerek, bu ülkede bu dönemi yaşayanların.
Anlaşılmaz bir şekilde, bir başarı fetişizmine esir edilen genç beyinlerin düşündüğü tek şey var: her ne yapıyorlarsa bir numara olmak. Hâlbuki bir şeyin birincisi olmak, genelde çok şeyin sonuncusu olmayı gerektirir. Bu bazen olması gereken bir ilkedir ki, bir şeye yoğunlaşarak o şeyin tüm hatlarına nüfuz edilebilsin ve ortaya doğru bir ürün çıksın. Bazense sadece kendimizi o şekilde görme isteğimizden başka bir şey değildir. Hatta çoğu zaman kendimizin de değil; kendimiz dışındakilerin bizi nasıl görmesini istediğimiz gerçeğidir.
Aslında ortada kendisi olan bir ben yoktur. Nasıl olsun ki? Bakar mısınız ifademize: “başarılı gençler”… Hadi diyelim ki başarılılar burada; o zaman bu gençlerin başarısızları nerede? Başarılı olanlar neden başarılı ve başardıkları ne? Başarımızın gerçek tarifi, yuvarlakları dışarıya taşırmadan karalamaksa, her şeyi bir daha düşünmemiz gerekmektedir. Gerekmektedir ki, kendimizi anlayalım da kendimiz olalım; yoksa daha çok ararız kendimizi ve aslında gerçek olmayan gençliğimizi!
Felsefe tarihinin zirvesindeki isim bir duvar ustasıdır. Kitleleri peşinden sürükleyen manevi önderler genelde tahmin ettiğimiz bir eğitim sürecinden geçmemişlerdir. Türkiye’ye Nobel Edebiyat Ödülü’ nü kazandıran yazarımızın eğitim süreci de mutlu sonla bitmemiştir, dünyanın bilgisayar devi şirketini yöneten insan gibi…
Kiminin düşüncesi, kiminin sıra dışılığı, kiminin parası, kimininse parasızlığı bir başarıyı ifade etmiştir. Ama ortak noktaları, dönen çarkın dışına çıkmalarıdır. Bizler ise ancak dönen çarkın içindeki profesörü, borsacıyı, doktoru, gazeteciyi, zengini başarılı sayıyoruz. Aslında bunlar o başarıların yanında, bir başarı değil sadece bir sonuçtur. İkiyle ikiyi çarptığımızda sonucun dört olacağını bilmemiz gibi.
Ey gençleri ihtiyarlatanlar, gençlerin beyinlerini bir huzurevi ararcasına meşgul edenler, herkes başarılı mı olmak zorundadır, herkes mutlu olmak zorunda mıdır? Bu denklemin çözüm kümesi, boş küme midir yoksa içinde fırtınalar kopup da dışarıya meltem esintisi veren bu paradoksal gençlik bir hayal midir?
Erşan Ağbaş
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘orta yaşı geçmek üzere olan anneme’ sesleniyorum
Canım, özel ve biricik anneciğim,
Seni gerçekten, gerçek sana ne ifade ediyorsa, çokkkk ama çok seviyorum. herkese sorarlar kim gibi olmak istersin diye ben hep sen gibi, sen olmak istiyorum. Bu yazıyı okuyanlar senin bir genel müdür ya da ne bileyim üst düzey bir konumda olduğunu zannediyorlardır heralde diye düşünüyorum. Bilmiyorlar ki sen orta ölçekli bir fabrikada çalışan bir fabrika işçisi ben ise uluslararası ticaret 3. sınıf öğrencisiyim. Ne tür bir benzerlik beni senin gibi olmaya itti dersen(annem olman dışında) sen evlatların için hayatın boyunca en azından kardeşim ve ben dünyaya geldikten sonra bütün varlığınla; sağlığınla, rahatından fedakarlık yapmakla, hayallerinden büyük ölçüde vazgeçerek; bizim için çalıştın, hayatla mücadele ettin. Kayıpların oldu, arkana bile bakmadın; üzüldün, tebessümünü yüzünden hiç eksik etmedin…
Ve şimdi senin zaferin olmak istiyorum; unutmadığın, unutmayacağın, hep olmak istediğin yere ait, ‘ anneler ne aslanlar doğuruyormuş’ dedirten…
Ayşe Akgün
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘global kriz çıkaranlara’ sesleniyorum
Malum bütün dünyada “ABD kaynaklı küresel mali kriz” denilen ve çok “ciks” isimli bir kriz var. Herkesin ağzında bir krizdir gidiyor. Bendeniz de işletme okuyan, yani ekonomiyle haşır neşir biri olarak krizi es geçmeyeyim dedim. Bakarsın duyarlar. (internetin bu özelliğini çok seviyorum.)
Sizlere sesleniyorum aç gözlü CEO’lar, brokerlar ve ilgili herkes… Ya kardeşim, yediniz yediniz sonra bütün dünyayı etkilediniz. Bu nedir böyle ya? Bu ne “oh iyi oldu” culuktur, bu ne “devletin malı deniz, yemeyen keriz” ciliktir, bu ne “dünyaya bir daha gelsem yine yerim, sen ne karışıyorsun kardeşim?” ciliktir böyle. Hayır bir şey değil “krizin domino etkisi “ diye bir şey var. Siz oradan yiyiyorsunuz, sonra biz de etkileniyoruz. Yoksa eyvallah kardeşim istediğin kadar ye. Bana ne?
Sistemi belirleyen bazılarınız vur demiş, siz öldürmüşsünüz. Sizler Adam Smith’in “görünmeyen el” inin (yani piyasaların) her şeyi yola sokacağını söyler dururdunuz. N’oldu ha n’oldu? Ben de dünyada “gizli adaletin” var olduğunu düşünüyorum. O yüzden benden söylemesi. Bir gün bunların acısı mutlaka çıkacaktır. Bugünün yarını da var, alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste gibi Türk atasözlerini anlamanızı öneriyorum. Gerçi siz ak akçe kara gün içindir ve sakla samanı gelir zamanı gibi paraları toplamayla ilgili atasözlerimizi duymuş ve pratiğe dökmüş durumdasınız. Ama gidişat gidişat değil. Bak Obama’da geldi. (Herkes adama kurtarıcı gözüyle bakıyor.) Sizi düzeltirse o düzeltir. Zaten ne demişler. İnsana önce eşeğini kaybettirip sonra bulduracaksın ki kıymetin bilinsin.
Her şeye rağmen aynı gemideyiz. O yüzden fazla kötü durumda olmanız Türkiye olarak işimize gelmez. Dikkatli olmak lazım. Durmak, düşünmek ve tabi dürüst olmak da…
Zeki Daştan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum
Merhaba anne. Genç olarak dediğime bakmamanı rica ediyorum. Çünkü ben hala senin çocuğunum. Bazen senden uzaklaşmak istememe alınma. Bazen böyle şeyler oluyor. Ama lütfen üzülme. Çünkü seni seviyorum.
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Ne çabuk büyümüşsün diye bana kızacaksın. Ama lütfen kızma. Neden bilmiyorum, boyum hızlı uzuyor biraz.
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Anne, senden gizli yaptıklarımı bilseydin, ömrün boyunca gözlük takmak zorunda kalırdın. Ama lütfen darılma. Hepsi olmasa da bazılarını kendi iyiliğim için yaptım. Büyük adam olmak istedim. Lütfen darılma, hala küçüğüm biliyorum.
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Şimdi düşündüm de, anneler her şeyin onlara anlatılmasını istemezler bence. O zaman çocuklarının her zaman saf olmadıklarını kabul etmek zorunda kalırlardı. Her zaman saf olmadığımı itiraf ediyorum. Ama çoğu zaman da saftım . Anne, üzülmemeni rica ediyorum. Anneler çocuğunun saf olmasını istememeli bence. Senin de öyle olmamı istemediğini biliyorum. Ve beni olduğum gibi kabul ettiğin için sana teşekkür ediyorum.
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Bana taktığın aymaz, tembel şeklinde bir sürü sıfat var. Bir kısmı doğru, biliyorum. Ama belki de kafamla iş yapıyorum. Bir gün dünyayı kurtarabilirim. Zeki olduğumu biliyorum. Zeki olduğumu da sen söylemiştin. Bir gün dünyayı çoraplarımı toplamayı öğrenmeden kurtarırsam bana çok kızacaksın. Ama dünyayı kurtarsam da yanımda kal. Lütfen.
Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Beni umarım ağzımdan salya akıtmamayı bilmediğim zamanlardan canlandırmıyorsundur kafanda. Keşke ben de senin o zamanlarını görebilseydim. Bu bir haksızlık bence. Bunu duysaydın, o ne biçim konuşma diyecektin ve bıyık altından gülmeni gizlemek için alt dudağını ısıracaktın, ya da öksürüyormuş gibi yapacaktın. Ama güldüğünü hep bunlardan anlıyorum anne. Ve de kızabilirsin, çünkü anneannem senin de salya akıtmaman gerektiğini bilmediğin zamanları anlatıyor bana.
Her zaman yanımda olduğu, gülmeyi bildiği, beni sevdiği ve bir gün dünyayı çoraplarımı toplamadan kurtaracağım fikrine katlanabildiği için anneme teşekkür ediyorum.
Bir genç olarak ‘annemi’ seviyorum.
Merve Soylu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘bizleri anlayacaklara’ sesleniyorum
Bir ülkedeki illerin tamamı gelişmişse o ülke ilerleme yolunda gidemez. Örneğin Muş… Hala elektrik, su, yol vb. sorunlarla boğuşan bir ildir. Ne bir belde ne de bir ilçe bilindiği üzere bir il ama sadece iki fabrikası olan. Muşlu işadamları batıda gelişmiş ortamın içinde olmak isterken bu sayıyı neden çoğalmadı acaba?
İmkânsızlıklar yanı sıra batı bölgemizdeki insanların yanlış tanım ve söylemleri de biraz daha itti bu yerleri arka plana. ”Batı bölgesindeki insanlar Doğuluları terör olduğunu mu sanıyor? Onlar insansa bizde insanız” diyor Muşlular…
İnsani olarak doğu ve batı arasında hiçbir fark yoktur. Farklılık insanlara ait düşüncelerdedir. Doğuluların Kürt olması nedeniyle terör olduklarını sanırlar ama Kürt olmak terör olmayı gerektirmiyor. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki insanlarda askere gidiyor. Ama sadece onlar değil. Bütün Mehmetçikler amcamız, dayımız, ağabeyimizdir.
Kürt olmak işte bu şekilde terör sıfatıyla anılmamıza neden oldu. Gelişmenin ilerlemenin önüne bazı setleri de bu gelişmeler çekti. Evet, biz Kürdüz ama acı çekmenin acısıyla başkalarına acı çektirmeyen insanlar olarak. Çünkü o acıları bizde tadıyoruz hem de fazlasıyla…
Hem acı çekiyoruz hem de yanlış tanınmanın damgasıyla anılıyoruz.
Evet biz de insanız ama insanlar, insanları böyle ezmemeli!!!
Dilek Güler
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Atatürk’ün değer verdiği gençlere’ sesleniyorum
Evet Atatürk`ün söylediği gibi “Genç fikirler, gerçek fikirlerdir” sözünü dikkata alarak biz geçlere düşen Türkün gücünü artık bilim alanında ilim alanında yeterince sergilemenin vakti geldiğine inanıyorum..
Artık yok şu olmasıydı yok bu olmasaydı gibi bahanelere sığmadan kendimizi geliştirerek hep ilerimizi görerek bazı olayları aşmamız gerekiyor… Globelleşen dünyada artık türk gençlerini ön safhalarda görmek istiyoruz.
İnsanlar artık bilim çağında bilgiye yöneliyorlar teknolojiye uyuyorlar.. Bizim de artık Türk gençleri olarak yine Atamızın bizim için söylediği “çalışkan, zeki” sıfatlarımızı bütün dünyaya göstermemizin vakti geldi diye düşünüyorum.. Bu konuda tabii bize düşen görevlerin yanında bize destek olacak aile, akraba, öğretmenlerimiz ve tabii ki devlet büyüklerimizden de destek bekliyoruz..
“Genç fikirler, gerçek fikirlerdir”
M.Kemal Atatürk
Murat Şemsi
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘fütursuzca gidene’ sesleniyorum
Zaferlerin kutsanmadığı, hayatın yaşanmaya değer bir yanının olmadığı bir dünya kaldı senden sonra bana… Gidişin kapı önündeki kedi, çöpü alan çöpçü, karşı evdeki Ayşe Teyze ve her gün ekmeğimizi getiren bakkal çırağı dahil herkesi etkiledi. Ve bu eylemden en çok etkilenen zamir Ben…
Çiçeklere su verme isteğim kalmadığı için soldular…
Kedi zaten sadece sen varken yenildiği için tavuk kemiklerinden mahrum kaldı…
Evden de çöp çıkmaz oldu uzun zamandır. Bir şey kullanmıyorum ki, adına yazdığım mektuplar var hiçbir şeyden farklı… Gönderemediklerim…
Pencereye de çıkmıyorum Ayşe Teyze’yi görmez oldum… Akşamlarını gelişini beklediğim biri yok çünkü…
Bakkal çırağı da evimize uğramaz oldu. Zaten sen yokken yediğim hiçbir yemeğin ve hayatın tadını almadığım için ekmekte almıyorum, ha ekmeksiz yemişim ha ekmekle iki türlü de mideme oturuyor nasıl olsa…
Zarfların, edatların, gitme eylemlerinin ve yüreğimin durmak bilmeyen ünlemlerinin arasında Ben…
Ben hala bıraktığın yerdeyim.
Bıraktığın yerde böyle sensiz nasıl yaşanacağını öğrenmeye çalışıyorum.
Yılların çare olacağını söylemiştin giderken… Ama giderken her saniyenin bir yıl olacağını ve o yılların gidişinle yanıma oturacağını ve gitmeyeceğini söylememiştin…
Zaten alıştım gidişini misafir etmeyi… O da olmasa yokluğun var gönlümde…
Kocaman bir boşluğu dolduruyor… Boşluğu dolduran bir yokluk… Gönlüme yokluğu getiren kocaman bir boşluk…
Adını koyduğum ama adını söyleyemediğim çaresizlik rehin aldı ellerimi, kelimelerimi, düşüncelerimi, hislerimi…
Yalnızlığı yazamaz oldu hiç bırakmayacağını söz verdiğin eller…
Dinlerken uyuyakaldığın kelimeler dökülmüyor artık dudaklarımdan…
Hararetli tartışmalara sebep olan düşüncelerim, doğa üstü bir güçle bile okunmaz halde…
Çünkü hep yok hep yoksun…
Ruhumun dizginlenemeyen varlığına karşılık… Yokluğun gönlümde, beni varlığının hayalleriyle oyalamakta… Huzur sokağının huzursuz bir sakini yazıyor bunları.. Sana söyleyememenin burukluğu var içimde.. Topal karıncayım aşkına yürüyen, sırtımda dünyanın yükü, heybemde resmin, kalbimde ismin var… Vazgeçememenin acısını taşıyorum bir de…
Rana Nur Özlü
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘doğmamış bebeğime’ sesleniyorum
Bebeğim, fındık kurdum… Sana belki de ‘nerde o eski günler’ diyeceğin bugünlerden sesleniyorum. Çünkü senin yaşadığın dünya şuan ki dünyadan daha kötü olacak bunu şimdiden görebiliyorum.
Teknoloji çılgınlığını yaşadığımız ve hayatımızı dört duvar arasında elektronik ekranlara bakarak geçirdiğimiz ‘bugün’ senin ‘yarınından’ daha güzel maalesef. Güzel çünkü arada bir de olsa iletişim denen şeyi kitaplardan okuyup hayatımıza geçirmeye çabalıyoruz. Ama kısa süre sonra yeniden koşuşturma, stres, hızlı adımlar… Ve hayat devam ediyor.
Sana şimdiden sesleniyorum ki hayata gözlerini açtığın o gün şaşırma diye. Çevrendeki insan kalabalığını görüp aldanma diye. Hoşgörüyü savunan ama kapı komşusunu bile gör(e)meyen insanlarla çevrilecek hayatın. Sen de zamanla alışıp gideceksin buna. Komşun açken tok yatar olacaksın ister istemez. Ana haber bültenlerinde şimdilerde bile artık garip gelmeyen gasp, kundaklama, hırsızlık, tecavüz, cinayet, vahşet haberleri belki senin zamanında kaydadeğer görülmeyip yayınlanmayacak bile.
Susuz, kurak, çöl bir dünyaya doğacaksın belki. Senin de akranda bir akbaba açlıktan ölmeni bekleyecek kimbilir? Savaşlar bitmeyecek, insanlık son kalan kırıntılarını da işgalcilerin elinde yitirecek. Baba ocaklarına ateş düşecek, bomba düşecek ve yine bitmeyen nefreti kusacak kendine insan diyenler.
Sana böyle bir dünya bırakıyoruz bebeğim. Keşke törpülenmiş tırnaklarımız yerine nasırlaşmış ellerimiz olsaydı da yüreğimiz nasırlaşmasaydı. Özür dilerim seni böyle bir dünyayla baş başa bıraktığım için. Umarım bizi affedersin.
Mürüvvet Adalı
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gençliğime’ sesleniyorum
Gençliğim!.. Akreple yelkovanın ruhuna asılmış gibi ellerimden kayıp gitmen değil, benim için en olması gereken, hayatımın kaydında bana bir tutam da olsa unutulmazlık bırakman olurdu..
Boşa geçmiş ya da arta kalmışlıkta seni kaybetmek değil, dolu dolu yaşanmış saniyelerde hayatımın artı ekranına kazanç olarak seni ekleyebilmek.. İşte o zaman ilk nefesimdeki gözyaşı son nefesimde tebessüme dönüşecektir. Farkında bile olmadan üstüne basıp geçtiğim nice fırsatlarım, aslında benim elimde olmayan ama benim olan bir yaşamın sonucu olsa gerek. Yaşadığım fakat dizginlerinin bana verilmediği bir yaşam.. Hayat adı verilen, bize belli rollerin en baştan dağıtıldığı bir tiyatrodan ibaret değil mi? İşin sırrı kimbilir belki de bu oyuna farklı enstantenelerle renk kazandırabilmekte, aslına rücu eden her olayda baştan bir asıl oluşturabilmekte.. Böylesine bir başkaldırış insan ömründe sadece bir gençlik heyecanıyla, hevesiyle var olabiliyorsa, işte burada sesleniyorum bir yerlerde ışığını arayan gençliğime: Hiçbir şey için geç kalınmış değildir bu hayatta son nefes verilmeden!! Engeller aşılmak için varsa eğer ve bir kez çıkılabiliyorsa hayat sahnesine, pişmanlıklar niye bu gençliğimde!!! Yaşam bir bulut gölgesinden geçmek kadar kısa..
Şimdi bir pişmanlığı binlerce umuda, bir vazgeçilmişliği binlerce sahip çıkışa değişiyorum bu sahnedeki kendi rolümde, inadına hayatımın dizginlerini elime alarak!!
Sevde Arıkan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Elpis’e’ sesleniyorum
Evet yanlış duymadınız, Elpis’e sesleniyorum. Ne bu ülkeyi yönetenlere, ne kurumların başındakilere. Elpis, Yunan mitolojisindeki “umut tanrıçası”dır. Yani bir nevi umudun temsilidir. Adı ağızlara alındığında yüreklere, huzur ve mutluluk hâkim olur. Evet, sadece o bir umut kıvılcımıdır.
Bizleri yönetenler umutlarımızı göz göre göre çalıyorlar. Onlar, seçilirken sarf ettikleri sözlerin hiçbirini yerine getirmezken, kendi ideolojik düşüncelerini ve kendi hayallerini gerçekleştirmek için “yalan” söylüyorlar. Bizlere, sadece doğruyu yaptıklarını söyleyerek, olan hataların halktan kaynaklı yani bizden kaynaklı olduğunu çekinmeden belirtiyorlar. Aslında siyasi bir yazı girişimde değilken, parmaklarım istemsiz salt ideolojimin hükümranlığında hareket ediyor.
Yaşadığım topraklar içinde barış hâkim olmadıkça; sadece birilerinin dedikleri salt gerçek olarak algılanıp bu yönde uygulamalar yapıldıkça; ırk, din, millet ayrımı içerisindeki tutumlarla, insanların onurları ve gururları rencide oldukça; daha dünyanın nasıl bir yer olduğunu kavrayamadan gözlerini ölüme açan bebeklerin hâlleri değişmedikçe; “ben özgürüm, ben özgürüm!” naraları özgürce atılmadıkça; özgürlükle maneviyatı bağdaştıramayanların tutumu değişmedikçe; bu günlerde Obama dünyaya umut saçsa da, söylemlerinin icrası gerçekleşmedikçe; vatansız insanlar dünyada sahipsiz kaldıkça; birileri benim yerime karar verip, birilerinin ölüm fermanlarını imzaladıkça; hukukun insanı değil, sadece kurumları koruyucu tavrı değişmedikçe; “açım, işsizim, açıktayım…” sözleri ağızlardan çıktıkça; insanlığın tarihinde çekilmiş salt fotoğraflar değiştirilmeye çalışıldıkça; ben Elpis’i daha çok yâd edeceğim.
Elpis de bizlerden umudu kesti. Umudun sadece “klişe” olarak zihinlerimize yerleştiğini görünce, vazgeçti asli görevinden.
Belki yazdığım satırlar içerisinde salt bir çözüm bulamazsınız, sadece yakarış bulursunuz. Kulun, Tanrı’ya yakarışı gibi. Samimi. Ama yine de umudu olan, her şeye rağmen.
Vahşi rüzgârların peşinden sürüklenmek yerine, biz bu rüzgârın üzerine eselim. Bir insana baktığımızda, sadece etini ya da kemiğini değil, bütününü görelim. Dünyanın rengini, barışla ve umutla değiştirelim.
Hayal di mi bunlar? Hayal de olsa, düşünmesi bile güzel…
La Rochefould: “Umutlarımıza göre söz verir ve korkularımıza göre hareket ederiz” der. Desenize yanlış kişiye seslendim. Seslenişim, Phobos’a(Korku, dehşet tanrısı) olmalıydı…
Ozan Akgül
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendimi içinde konumlandıramadığım zamana’ sesleniyorum
İlkbahara girerken sonbahar şarkıları dinleyemem, dinlememeliyim.. Zamanın ruhuna aykırı davranmak olmaz; zaten zaman ruhuma sunduklarını sorgulatmaz.. Bir nevi düşünce suçlusu olmaya aşinayım galiba, ruhum aşina sorulmuşların cevapsız kaldığı kelime oyunlarına.. Kelimeler kadar dönek hiçbir şey görmedim ve kalemler kadar şekilci olan hiç bir şey…
Kendimi anlatmalıyım dedim. Bir kez dedim, iki kez dedim, üç dört beş ama sesimi dinletemedim. Zamanın gürültüsü çok fazla ve benimki gibi sesler cılız kalıyor hayatta. O kadar cılız ki; duyulmayı hak etmiyor adeta.. Duyurmak için kendimi zorlamalıyım, zorlanmanın sınırı yok.
Eşik değerindeyim hayatın; bir şarkı uzağında ilkbaharın ve bir şarkı uzağında sonbaharın.. Kelle başı saymalarla geçiştirilen vatan toprağımın; ilkbahara hasret ve yağmursuz sonbaharlarında dua eden parmak uçlarıyım. Öyle parmak uçları ki yaradan bereden belirsiz, parmak demeye şahit gerek.. Ve ne yazık ki o şahidi vatan toprağımın dışından bulmak gerek…
Bu toprakta şarkıların da ruhu var, Adı var her hikayenin, içlerinde birbirinden yürekli kahramanları var. Ama kahramanlar artık hikayelerde sadece. Zamanın körelttiği bu ülkede ancak kahramanlık senaryoları yazan üçkağıtçılar var.. Üçkağıtçılar ki üçü beş fiyatına satan…
Zihinlerin ıstırabını yaşıyoruz artık. Tarihten gelen haykırışları duyup acı çeken zihinlerin ıstırabını. Ruhlar hissedemez oldu ne yazık bu haykırışları. Zamanın da ruhu var, kirlenmiş bataklıktaki bir ruh zamanınki. Ve bu ruhun asit yağmurları gibi memleketin üstüne yağan acımasız bir hükmü var. Hüküm belli; ahde vefa etmiş kusuyor zehrini çığlık çığlık gökyüzüne.. Öyle bir gökyüzü ki sunuyor panzehri zehirlenmiş ruhların kutsal özüne.
Yusuf Keskin
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gençliğe’ sesleniyorum
Bir genç olarak gençliğe sesleniyorum, çünkü beni en iyi onlar anlayacaklar. Ey Türk gençliği, beni anlayacağını ümit ederek yazıyorum satırlarımı. Yaşamak güzel değil mi hele de genç olmak. Yaşayabiliyor musun gençliğini doya doya. Yaşayabildiğin bütün güzellikleri yaşamaya çalış. Her günün yeni bir gün olduğuna ve her yeni günün sana güzellikler getireceğine inandır kendini. İnandır ki yaşamaktan zevk alasın. Bu günlerimiz öyle böyle geçecek, geriye dönüp baktığımızda tebessümle hatırlayacak birçok anımızın olmasını istemez miyiz? Biliyorum bazen öyle çok sıkılıyorsun ki her şeyi yakıp yıkmak istiyorsun. Okulu bırakmak, evden uzaklaşmak ama bunların hiçbiri çözüm değil bunu sen de biliyorsun.
Ey gençlik sev kendini, genç olmayı sev, yaşını sev, gençliğinin farkına var artık. Sorumluluklarını bil, yaşamaktan ve sevmekten sakın korkma. Ağaçları, yürümeyi, koşmayı, gülmeyi, yağmuru, güneşi, toprağın kokusunu, şiir okumayı şarkı söylemeyi, çığlık atmayı, cimbomu, karakartalı, hatta ÖSS’ yi bile sev. Ha sakın bunları severken kendini unutayım deme… Severek yapacağımız her iş bizi daha çok mutlu edecektir. Bak bir taşta iki kuş hem mutlu olacaksın hem de sorumluluklarını yerine getireceksin. Bundan iyisi Şam’da kayısı.
Ey gençlik sana sesleniyorum. Gönlünce yaşa, eğlen, gençliğinin tadını çıkart dedim ama sende vur diyince öldürme. Titre ve kendine gel. Aç gözlerini etrafına bir bak neler oluyor dünyada. Kayıtsız kalma olanlara bu ülkenin geleceği sensin herkes sana güveniyor. Görevlerini en iyi şekilde yerine getir. Atatürk bu vatanı sana emanet etmedi mi demedi mi “Bütün ümidim gençliktedir”. Atamız bize bu kadar güveniyor ama biz hala kendimize güvenmiyoruz. Ey gençlik güven kendine. Gaflet halinde olma uyan artık. Bu ülke bizim; dinamik, çalışkan, cesur, kendine güveni olan bir gençlik olmamızı istiyor. Ulusumuzu çağdaş uygarlıklar seviyesine bizler çıkaracağız. Bunu da ancak çalışarak yaparız.
Ey gençlik, ben gencim deyip bırakma her şeyi büyüklerine. Unutma ki Fatih’te senin yaşlarındaydı İstanbul’u fethettiğinde.
Emine Güven
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘yalandan özgürlüğe’ sesleniyorum
Birinci sabah, ikinci sabah, üçüncü, dördüncü ve bilmem kaçıncı sabah… Kurucusu belli olmayan veya olan ama beni alakadar etmeyen, anlamakta güçlük çektiğim bir düzenin parçasıyım. Bu düzen kendini sorgulatma girişimlerine yaşama kaygısı diye bir engel koymuş ama yaşama kaygısının ötesinde birçok derinlik var insanın içini acıtan…
İnsanları birinci ikinci üçüncü eleman düzeyinde etiketleyen, herkesin hak ettiği akıl sahipliği mertebesine hiç uğramayan bir sistem… Her yerde ciddiyetten uzak ve yalanla dolu öğretilere ciddiyetle inandırılmış insancıkları görmek canımı yakıyor…
Özgürlük anlayışının teması çok vahşi ve tek cümleyle anlatılabilecek basit; “özgürsün, istediğin zaman istediğin yerde konumlandırabilirsin kendini ama eğer bizim senin adına tercih ettiğimiz yerde olmazsan yaşayamazsın.” Eğer tercih yaşamaktan yanaysa özgürlükte bu felsefenin darağacında sallandırılmış oluyor bir acı dolaylamayla… ve eğer bir de tercihi yaşamaktan yana olan ve yaşatmak zorunda olduğunuz hayatlar varsa durum düşünce boyutunda bir kangren halini alıyor.
Özlem Keskin
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘girişimci gençlere’ sesleniyorum
Haydi gençler harekete geçme zamanı! Var olanı kullanma zamanı. Elimize bırakılan emaneti alma zamanı. Haydi! Ayağa kalkma zamanı.
Eğer bunun adı girişimcilikse, girmeye hazır olma zamanı. Devleti rahat bırakıp, kendi ayaklarımız üzerinde durma zamanı. Eğer bu vazifeyse, vazifeyi hakkıyla yerine getirme zamanı. Kendi fikirlerimizi dünyaya duyurma zamanı. Fikirlerimizi üzengi sayıp, onları örs taşının üstüne yatırarak, irademizi çekiç yaparak, fikirlerimize tüm gücümüzle vurma zamanı. Nakış misali fikirlerimizi ince ince işleyip, korkmadan onları ortaya koyma zamanı. Kendimize ütopik değil, fakat zor olan hedefi seçip, azimle o hedefe doğru yürüme zamanı. Başarısızlığa yenilmeyip, başarı yolunda fedakarlık etme zamanı. Gerekirse başarıya tırmanmak adına, tırnaklardan vazgeçme zamanı. Başarı yolunda bahaneleri arkada bırakıp, yarışı kazanma zamanı. Gelişen toplumlara öncülük edip, içinde bulunduğumuz toplumu zirveye taşıma zamanı. Bugünü en iyi şekilde yaşayıp, zamanı iyi kullanma zamanı. Sorumluluklarımızı sahiplenip, gereğini yerine getirme zamanı. Hayatın arkasından koşup onu yakalamaya çalışmak yerine, onunla birlikte koşma zamanı. Yapacaklarının büyüklüğünü kavrayıp, kendini tanıma zamanı. Çağın getirdiklerini eleştirmek yerine onu en iyi şekilde değerlendirip, kullanma zamanı. Gelişen dünyayı ilerleyen teknolojiyi, takip edip, yaratıcı düşünmeye başlama zamanı. Yorgun gözlerle değil, yeni doğmuş çocuğun meraklı gözlerle etrafını seyretmesi gibi, merak duygunuzu kamçılayıp, öğrendiklerimize yenilerini ekleme zamanı. Yaşlılardan daha yaşlı hissetmek yerine, doping alan sporcu gibi harekete geçme zamanı.
Haydi! Girişimci genç. Şimdi uyanma zamanı. Şirketleri kurup, başına geçme zamanı. Başkasının hazırına konmakla değil, kendin hazırlayıp kulanma zamanı. Sadece tüketici değil, üretici konuma geçme zamanı. Kendi fikirlerini dünyaya duyurma zamanı. Haydi! Kalkıp, koşma zamanı.
Sefa Arık
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kimseye’ sesleniyorum
Kimse her kimse her nedense…
Seslendiğim kişi kimse, yani kimse değil.. Aslında hiç kimse: Sebebi ise, seslendiğimiz kişiler sesimizi işitmez oluyorlar…
Amerika’ya mı sesleneyim Türkiye’ye mi?
YÖK ve RTÜK başkanına mı yoksa siyasi patilere mi?
Sonuç ne olcak yada yazdıklarım neyi değiştirecek o da malum…
Sorunlar çağında yaşıyoruz 21. yüzyıldayız; evet her geçen yüzyıl insani ilişkilemizin gelişmesi beklenirken aksine her nedense daha da yobazlaşıyoruz..
Teknolojimiz mi eğitimiz mi neyimiz kötü her şeyimiz her geçen gün dahad a gelişmiyor mu?
Peki her şey daha da güzelleşirken neden insanoğlu kötüleşiyor?
Bakınız Filistin’e, Irak’a , Afganistan vb.
Neden gelir dağılımında eşitsizlik var?.. Neden insanlar açlıktan ölüyor?.. Neden terör örgütleri var?.. neden, neden?…
Ve bir çok problem… bir çok prbplem…
İşte binlerce hatta milyonlarca problem amacımız insanca yaşamak olsun amacımız barış olsun amacımız daha güzel bir dünya olsun her zaman….
Ben de ‘kimse’ye sesleniyorum, o kimse her kimse her nedense…
Uğur Tosun
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘sensizliğime’ sesleniyorum
Oturuyordum yitik, perişan ve pişman… Etrafımı seyrediyordum. Aşinası olmadığım yüzler itiyordu beni hülyalara… Zifiri karanlık oluyordu her yer; ben çöküyordum kuytuya. Bir ışık gerekiyordu defetmek için o zifiri edayı. Allah’ım bir ışık… Sonra sen giriyordun içeriye ve içerisine tâ yüreğimin. Kopuyordu zifiriler, aydınlığa koşuyordu kuytular. Seher vaktini andırıyordu gözlerinin cennet güzelliği. Yüzünün parıltısı utandırıyordu güneşin aydınlık yüzünü. Esir alıyordu gözlerim seni, sen ise yüreğimi…
Bahaneler diziliyordu dudaklarımda… Sana ulaşmak için sarf edilen küçük ve masum yalanlar… Korkuyordum gitmelerinden; benim olmadığın halde. Gidişlerin nihayetsiz hesaplaşmalara sebep oluyordu bende ve benliğimin sevda ötesi mahzenlerinde. Esen her rüzgar meltem oluyordu seninle. Sonra matemler büyüyordu hayatımda.
Nidalar başlıyordu sensizliğime; asi, acı ve yeis dolu nidalar… Bedenim efkarlı bir teslimiyetine giriyordu sensizliğin. Manevi bir heybetin ihtişamıyla duruyordun karşımda; var olan bütün güzelliklerden soyutlanmış bir güzellikle… Ama ben metada sensizdim. Sensizliğime çıkıyordu bütün yolların sonu… Çünkü; sana dokunamamak, saçlarının ahenginde aheste bir sevda türküsü tutturamamak, yağan bir son bahar yağmurunda aynı şemsiyenin garantisinde olamamak, tutamamak ellerini ve seyredememek geleceğimize bakan ufukları seninle… Basamamak aynı parke taşlarının hayatı tartan omuzlarına; soluğum kadar yakınken sen bana…
Sensizliğin o ölümcül sessizliğini duymak ve bürünmek kefenine… Yitmek sana yitmek, başlayan her yeni günün arifesinde… Şimdi sen yoksun artık, olmadın, kim bilir belki de hiç olmayacaksın. Ben ise son demlerini yaşayan karşılıksız bir aşkın gayri ihtiyari ve sana dökülen göz yaşlarında ‘sensizliğime’ sesleniyorum esef dolu bir martı çığlığında.
Fetullah Gündoğan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum
Evet.. Bazen bir düşünce beni alıp götürür bu düşünceye göre sözde ben son derece liberal fikirliymişim ama iş harekete geçmeye gelince bazı mevzularda ne kadar tutucu olduğumu çok iyi biliyorum. Mesela her fikre açık olduğumu söylerim ama maalesef bazı dostların fikirlerini dinleme tahammülünü bile gösteremiyorum belki de amaç içimde var olanla avunmak lakin dışarıya bunu aksettirmeyip ve hatta ötekilerin düşüncelerini sürekli yalanlayıp bu vaziyetle kendimi tatmin etmektir veya bu milletçe hepimizde olan bir yaradır.. İçimdekine sesleniyorum; artık yeter ikiyüzlülük ya tam ya da hiç.. Saygılar.
Halil Araz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘bir genç olarak seslenenlere’ sesleniyorum
Bir bulut oldum, toprağa seslendim. Bir yağmur oldum, tohumlara seslendim. Bir gül oldum, beni dalımdan koparanlara seslendim. Ve gün geldi bilinmezlikler aleminde bilinen bir gerçek oldum. Kayboldum. Kaybolduğumun farkına bile varamadım. Yitip gittiğim o karanlıklardan bir elin yardımıyla aydınlıklara çıkışıma şahit oldum. Bir nutfe oldum ve bir rahime tutundum.
Bir rüyada olmalıyım galiba. Bir sıvının içerisindeyim. Hiçbir şey bilmiyorum. Sonradan öğreneceğim birilerinin beni bu sıvı içerisinde taşıdığını. Ve bu taşıyanın annem olduğunu. Duyuyorum. Ama karşılık veremiyorum. Önce duymak, daha doğrusu bazı şeyleri bilmek gerekiyormuş ses verebilmek için. Ama ben daha kendimi bile bilmiyorum ki?
Bu rüyadan uyanır gibiyim. Fakat hala seslenemiyorum. Çok zoruma gidiyor bu durum. Bu arada ben böyle hayıflanırken bazı kelimeler tutunuyor hafızamın uçlarına. İlk ismim söyleniyor kulağıma. Yani önce ben tanıtılıyorum kendime. Sonra çevrem tanıtılıyor ve artık yavaş yavaş kendi kendime sessiz seslenmelerim bitiyor. Seslenebilen ve adam yerine konulan biri oluyorum. Hem sadece dilimi kullanarak başıboş seslenmelerde değil; alabildiğine tutarlı veya tutarsız tüm ifadelerimi sunabiliyorum. Ne olduğumu, ne için varolduğumu, niye seslenebildiğimi akleden kalbimeden süzerek aktarabiliyorum. Bir yanlışa karşı çıkıp bir doğruyu destekleyebiliyorum. Yanılmıyorsam kendimi tanıyorum. Kendimi tanıdıkça çevremi tanıyor, çevremi tanıdıkça da kendimle yaşadığım çevre arasında bir sentez yaparak kendime ve çevreme faydalı olabilecek düşünceleri ortaya koyabiliyorum.
Zaman ve hayat durmadan akıp giderken ben yirmili yaşlarımın tepesinden aşmış kayıyorum yine bilinmezliklere. Bugün hala gençken, beyaz bir sayfaya klavye tuşlarına uzanan yüreğim vasıtasıyla tutuşturuyorum kelimeleri. Hem de aceleci bir tavırla. Neden mi? Bu gençliğim kaybolma sevdasının tutsağı olmuş, elimden avucumdan kayıp gidiyor. Geriye yazabildiklerim kalıyor genç olarak. Hatta onlarda bir zaman sonra bedenim gibi kaybolacak. Bundan dolayı nefesim tükenmeden izin verirseniz yazımı tüm seslenen arkadaşlara bir soru sorarak ve seslenenlerin en güzelinin soruya cevap niteliğinde ki ilk seslenişi ile bitirmek istiyorum: Ciddi misiniz? O halde : İkra! :(Oku) Önce kendini sonra…
Mustafa Vakkas Atalay
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘dilini değersiz görenlere’ sesleniyorum
Ben Türkiye’de yaşadığımı sanıyorum, bazen acaba gerçekten öyle mi diye şüpheye düşüyorum. Caddelerden, sokaklardan, kaldırımlardan yürürken kafamı kaldırıp etrafımdaki tabelalara baktığımda Türkçe olmayan kelimeler ilişiyor gözüme. Acaba nedir bu yabancı özenticiliği? Tabelayı ‘İngilizce’ kelimelerle süsleyince daha fazla mı satış yapıyorlar? Daha fazla mı ‘turist’ çekiyorlar Türkiye’ye. Daha benim tertemiz Türkçemin geçmişini, tarihini bilmiyorlar, bir de kalkıp şairin “Anamdan emdiğim süt kadar temiz, taze” dediği tertemiz, dupduru Türkçemi beğenmiyorlar. Acaba bu insanlar gelecek nesile ne bıraktıklarının ve evlatlarını ve biz gençleri ne gibi tehlikelerle başbaşa bıraktıklarının farkındalar mı? Hep söylerler işte “Geleceğimiz gençlere emanet” diye. Sokaktaki vatandaştan tut sanatçısına, milletvekiline, aydınına kadar herkes. Peki, siz gençlerden beklentisi olanlara soruyorum: “Sizler bize nasıl bir gelecek hazırladığınızın farkında mısınız? Bizleri nasıl eğittiğinizin farkında mısınız?” Bir ÖSS garabeti koydular önümüze, üniversiteyi kazanana kadar test kitaplarının arasında sıkıştık, evden okula, okuldan dershaneye, dershaneden yorgun, bitkin, geleceğinden ümidini kesmiş bir şekilde eve döner hale geldik. Ben bunlara razı oldum da, peki neden biz gençler gündemde neler olduğunu, ülkede neler olup bittiğini bilmeden üniversiteye hazırlanıyoruz? Aynı şekilde ben 10 bin yıllık dilimi öğrenmeden uzak tutuluyorum ve daha 50-60 yıllık bir geçmişi olan Safahat’ı anlamaktan acizim. Elin İngilizi 500 yıl önce Shakespeare’in yapıtını kolayca anlıyor.
Aslında günümüzde dilini bilmeyen, yabancı özentisi içerisinde olan gençlere kızmamak gerekiyor. Gençler yani bizler büyüklerimizden ne görürsek onu öğreniriz, büyüklerimizi model alırız. Demek ki büyüklerimiz bize gerektiği gibi Türkçemizin güzelliklerini anlatamadı, bize ‘Bir milleti ortadan kaldırmak istiyorsan önce dilini ortadan kaldır’ ın ne demek olduğunu öğretememişler.
Dilimizi yok etmek isteyen misyonerler gelmiş bizlere dilimizin değersiz! olduğunu anlatmışlar. Bu nasıl olmuş derseniz Atatürk’ün: “Türk, övün, çalış, güven” güzel sözünü anlamadığımızdan kaynaklanıyor. Biz önce Türk olduğumuzu bileceğiz, ardından Türk olduğumuz için övüneceğiz, sonra azimle çalışacağız, en sonunda ise kendimize ve birbirimize güveneceğiz. Eğer önce Türk olup sonra Türklüğümüzle övünmezsek işte o zaman kendimizi değersiz görürüz ve elin yabancısı gelir ‘senin dilin değersiz!’ der, biz de inanırız. Evet bunun meyvesini şimdi almış durumdalar. Delil istiyorsanız caddelerde gezerken başınızı kaldırın ve tabelalara bakın efendiler. Çoğumuz şunu biliyor mu acaba: “Türk demek Türkçe demektir. Ne mutlu Türküm diyene.”
Abdullah Eren
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘anlamak istemeyene’ sesleniyorum
Kuytulara çekilme isteğim, fakat kalabalığa merhametim var…
Hep tasvir etmeye çalıştığım bir taraflarım oldu. Senin ifhamına sunduğum gizli köşelerim… Beni anlamayarak değil, anlamaya değer görmeyerek ezdin. Emekleyen hislerimi körelttin. Yücelme iştiyakımı budadın. Ben de sayende her geçen gün, törpülenmemiş taraflarımın ne kadar fazla olduğunu öğrendim. Tahammülüm hırçınlaştıkça, benliğimi sarmalayan ruhun ne kadar yolun başında olduğuna şaşırdım. Ve uzun zamandır aslında hiç yol almadığımı fark ettim. Anlaşılmak için sana
muhtaç oldukça küçüldüm, ufalandım, basitleştim ve derunumdaki mesafeleri kaybettim. Ve sen serkeş
insan; o savruk tavırların, anlamsız bakışlarınla bana işin neresinde olduğumu hatırlattın. Bu yüzden sana borçlu bir tarafım kaldı.
Okunmuş onca kitabın, edinilmiş onca bilginin, yaşanılmış onca anının, “Bildikleriniz karşınızdakinin anladığı kadardır.” sözünde tükendiğini görmek insanı şaşırtıyor. “Karşındaki hiçbir şey anlamıyorsa?” “Anlamadığını dahi anlamıyorsa?” “O kadar anlamıyorsa ki, siz öğrendiklerinizden dahi şüpheye düşüyorsanız?“ O zaman ne demeli? Bunca bilinenler, bilmediğini bilmeyen bir dimağın koca dişleri arasında öğütülmek için mi var? Bunca yol “Bir çuvaldız boyu yol alamadığını görmek “için mi kat ediliyor? Gökler ötesi bir âleme talipken, bedeni hazlardan başka dünyası olmayan yol arkadaşlarımız neden var? Sürekli bizi yere çeken, çamura sürükleyen, önümüzü kesen… Senin gibi…
“Hayatının hiçbir yerinde olmayan biriyle, hayatının her şeyini paylaşmak ne kadar zor.” değil mi?” Belki bir gün kulak kabartır” beklentisiyle kulağı hep eşikte olmak…
Her şey kitaplarla olmuyormuş. Bazen olup bitenler kitap oluyormuş. Neler hayal ediyor insan ve hayal ettiklerinin neresinde kalıyor. Bunca zaman koştuktan sonra kendini bir avuç “hiç”in ortasında buluyor. Yalpalıyor… Böyle zamanlarda “anlatamamanın “ değil, “anlatmak istememenin “ zinciri pelesenk oluyor dimağına. Bir muhatap bulamamanın suskunluğuna takılıyor cümleleri… Zihnine saçları taranmamış bir çocuğun perişanlığı çöküyor. Oysa bir türlü sıraya koyamadığı konuşmalar bir tarak bekliyor… O tarak belki de sende.
Serap Aslan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gazetecilere’ sesleniyorum
Türkiye’de gündem eksik olmaz her an yeni bir olayla karşılaşabilirsiniz. Çünkü sürekli meşgul edilmek istenen bir ülkeyiz. Bu durum suni gündemlerle de olabilir birilerinin düğmeye basmasıyla da gerginliğe yol veren köşe ağalarıyla da.
Göbeğini kaşıyan bidon kafalı görünebilirsiniz yüksek kulelerin seçkin şahıslarına sözüm ona özgür düşünmelisiniz ama sadece içinizden kendi duyabileceğiniz sesle anlatmalısınız derdinizi. Demokratik olmalısınız ama özde değil sözde. Ayrıca okul yıllarındaki yasaklar için söylediğiniz “yasa(k)ar çiğnenmek içindir” vecizesindeki(!) “k” harfini duruma göre kaldırıp koyabilirsiniz.
Bütün bu söylediklerim gazetelerde gündem konusu oldu. Ne kadar acı değil mi ama sizi karamsarlığa itmek istemem geniş düşündüğünüzde yapılan her yanlışın faturası doğruya doğru atılan kocaman bir adımdır. Yanlışı doğru görme gibi inat peşinde değilseniz yollar sizi hakikate ulaştırır emin olun.
Huzur ve güven ortamı oluşturan, tarafsız, en mühimi doğru habercilik yapan, toplum mühendisliği yapmayıp birleştirici olan sağduyulu davranan gazeteler de var şüphesiz fakat sayı artmalı gazete de gazeteclik te gerçek kimliğiyle okurun karşısına çıkmalıdır.
Gazetecilik sırtında yumurta taşıyan adam misali dikkatli adım atmayı zaruri kılan fevkalade sorumluluk gerektiren bir sanat, kutsal bir meslek. Gazeteci hattat gibi kelimeleri tablolaştırmalı gönül duvarımızda, sevgiyle hoşgörüyle harfleri aileye dönüştürmeli kelime hanesinde. Cümleler sımsıcak mahallemiz paragraflar özlemini çektiğimiz şehrimiz olmalı.
İşte bu nedenle yazılan her kelime atılan her manşet tekrar tekrar incelenmeye dikkatle hazırlanmaya değer. Doğru olanın arkasında durulmalı eğilmeye eğrilmeye karşı dik durulmalıdır. Gazeteciler her daim hakkı tutup kaldırmalı doğruyu yazmalıdır. Çünkü dünya böyle yapıyor, kesip yapıştırmadan doğruyu yamultmadan, olup duran güzelliklere kayıtsız kalmadan, insanları düşüncelerinden ötürü yaftalamadan, saygıyı doğruluğu birinci planda tutarak gazetecilik yapıyor.
Yatsı çoktan geçti mumlar sönmeye yüz tutmuş güneş doğuyor Türkiye´min üzerine tüm aydınlığıyla. Güneş aydınlatırken karanlık çıkmazları gözlerini kapatıp gündüzü kendine gece eylemenin mantığı yok.
Sümeyye Erkan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayat kadınlarını anla(ya)mayanlara’ sesleniyorum
Aslında hayatı-mızdaki kadın-larımıza genç olmaktan öte önce ve önemle dahası tek başına sebep insan olarak, sonra ince, hassas duygularda eşitlendiğimiz kadın olmak ortak paydasıyla sesleniyorum! Gerçi benim sesim-onları-anlamak istemeyen küresel ve kör dünya kalpsizlerine fısıltıdan da kısık…
Toplumun genel olanları ve geri atılmışları onlar. Bu durumun ortaya çıkmasındaki asıl kişilerin sıfatlarının önemi yok(?)! Kimbilir belki de başrol olduklarından toplumun onlara verdiği apayrı ve apacı ve hiç apadil olmayan ayrıcalıklardan biri bu…
Tam olarak bilmiyorum ama soyut düşünebilmemin ileri safhalarından beri canımı acıtan bu gerçekten acısı kimsenin canının acımaması bu olanlara dahası-onlara-. Üstelik bu acımasızlığın sebebi kadınlar da erkekler de.
Onlar, başkalarının başrolleri sayesinde var olan rollerinde yalnız ve çare-siz-ler ben de bu derdimi paylaşıp da anlayışla karşılaşma konusunda yalnızım!
Düşünsenize demek istiyorum ama ben düşünüp içinden çıkamıyorum onlara olan çelişkili ve insani anlayıştan uzak bakıştan. Bu durumun ortaya çıkmasında onların en cüzi istekleri bile olmasa ve ayrıcalıkla kuşatılmış –diğerleri-nin en nefsi iradeleri söz konusu olsada bütün kötü düşünceler, duygu(?)lar onlara…
Onlarla paylaştığım yalnızlık duygusuna rağmen ümidim var benim bir genç olarak… Bana bunları yazdırtan da bu ve bu yazının muhataplarının anlayış ve algılayış yetilerinin derinliğe doğru değişeceğine olan inancım.
Gün olup devranın döndüğü ve derin düşüncelerin geçerli olduğu günlerin gelmesine fısıltı kadar bile olsa katkımın olabilmesi ümidiyle…
Süheyla Yazgan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘önyargılarıma’ sesleniyorum
Batı Anadolu’da, iyi bir lise bitirmiş ve bunu idealist olmak için yeterli gören, öyle gören insanlarla çevrili bir hayat yaşayan, büyük şehir kültürü dışına çıkmamış(çıkamamış), doğunun halkının ufuklarının açılmasının gerekliliğine inanan “İstanbul ağzı” bir kızdı.
Sonra üniversiteye başladı, İngiliz dili ve edebiyatı bölümüne. Bu bölümü tercih etti çünkü bu bölüm insanı kültürlü olmak için yetiştiriyordu, ucunda herhangi kesin bir meslek yoktu (hukuk, tıp, öğretmenlik gibi) ama edebiyatla aydınlanacaktı, zaten o “entelektüel” olarak gelişmeye açıktı.
Kendi gibi insanlar görmeyi bekledi. Kendi gibi iyi yetişmiş, modern “ufku açık” insanlarla bu dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirecekti. Sükûtu hayaldi onu bekleyen çünkü öyle hiçte alışkın olduğu bir kitle yoktu sınıfında. İlk günden itibaren çok merak etti neden bir insan kalkıp Kars’tan İstanbul’a İngiliz dili ve edebiyatı okumaya gelirdi ya da Güney Doğu Anadolulu bir ailenin çocuğuna dil okumasına izin vermesi biraz tuhaf değil miydi? Onlar tıpa veyahut hukuk okumaz mıydı? Bazı “batılı” aileler bile sosyal bilimlerin gereksizliğine inanırken bu insanlar Türkiye’nin bir ucuna edebiyat okumaya gelmişti. Zamanla hoşuna gitti kızın, arkadaşlarının Urfa ağzıyla İngilizce konuştuğunu duymak. Sonra anladı ki Karslı bir erkek en az onun kadar ilgileniyordu Avrupa tarihiyle ve dilleriyle. Üstelik o daha iyi anlamıştı dünyayı, kendi halkını. İnsanların onu koyduğu kalıplardan kurtulmuştu çünkü. Peki, kız mı? “Türkiye’nin bir ucuyla” Thomas Moor’u tartışmanın tadına vardığında görebildi ancak gerçeği.
Tabii bu kız benim. Bu ülkenin evladı ben, dehşete bakın ki kendi kafasında, kasıtsız hatta belki iyi niyetli ama ayrımcı. Bir insanı sadece yetiştiği coğrafya yüzünden kültürel olarak yetersiz ve ilgisiz görecek kadar at gözlüklü. Sanılmasın ki ben bencilliğimden kafamda böyle bir dünya yarattım, edebiyat sanatını doğuya yakıştıramadım, herkes içini samimice yoklasın, göreceksiniz temizliğe ihtiyacı var. Evet, tabularım vardı ve sonunda bunları yıkmayı başaran ben bile değildim. Onları yıkan, benim ufkunu açmayı düşündüğüm doğulu arkadaşlarımdı.
Merve Reyhan Kayıkcı
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘bize’ sesleniyorum
Boğulur gibi çırpınıyor içimde çığlıklar yüzeye çıkmak için. Ama dudaklarım kapalı. Hem de uzun süredir. Kuru.
Bir cümlelik tanımların ardına saklıyorum duygularımı. Bir cümlenin taşıyamayacağı kadar ağırlar oysa. Gözlerimi kaçırıyorum, zihnimi gözlerimden okuyamayacaklarını bildiğim halde. Öyle ya, yüzümden düşen bin parçanın her birinde yazmaz sebepler. Yine de gözlerin beni bulamadığı yerlere gidiyorum. Yalnız kalmak değil de kendimi yalnız bırakmak istiyorum.
Derin bir nefes vermek içimdekileri söküp atmaya yetmiyor. Ama doğru, yine geri soluyorum onları. Biraz taze hava almak için camı açmaya kalktığımda fark ediyorum bitkinliğimi. Düşünceler insanı yoruyor.
Neyse ki camı açar açmaz koyu bir gerçeklik gibi yüzüme vuran gecenin serinliği, hepsini savuruyor bir kenara. Gözlerimi gökyüzüne çevirip geceyi kokluyorum. Tatlı, serin rüzgar eşliğinde uçuşurken soğumuş saçlarımı geriye atıp, gecenin omzuna yaslıyorum başımı.
Gülümsemek ne zamandan beri lüks oldu? Ne zamandan beri önyargıdan perdeler oluştu gözümüzde de insanlara insan olarak bakamaz olduk? Belki de işimize gelmedi bakmak. Seviye vardı, görünüş vardı, konum vardı, cinsiyet vardı, ırk vardı, din vardı. Seçemediğimiz bir sisti ruhun derinlikleri ve kullanma kılavuzu kaybedip kuramadığımız empati… Bu yüzden hırçındı insanlar, hoşgörüsüzdü, saygısızdı. Bu yüzden kırıldı kalpler. Tıpkı bana olduğu gibi.
Dünya ölüyor! Herkes kendi payını hesaba katmadan suçluyor bu konuda birbirini. Oysa ki her birimiz suçluyuz. Kalbimizi, ruhumuzu bırakıp bedenimizle hissettiklerimize odaklandığımızda zaten biz öldük. İnsanlık öldü. Herkes “ben”den bahsederken aslında o “ben”in “biz” olduğunu hiç fark etmedi. Hepimizin, her şeyin birbirine bağlı bir bütün olduğunu. Muhtaç olduğumuzu…
Düz zemine hızla yayılan bir sıvı gibi,düştüğü yeri değil gidebildiği kadar uzağı ıslatıyor tüm iyilik ve kötülükler. Döküldüğü yerden, önce kendinden başlamalı insan.
Düşüncelerden çıktığımda, üşümüş olduğumdan, istemeyerek te olsa kapatıyorum camı. Sırf bu kokuyu solumak, serin parmaklarıyla bir anne gibi yanağımı, saçımı okşayan rüzgarı hissetmek, huzur veren sessizliğini duymak için bile dayanmaya değer diyorum kendime. Veyahut bir çocuğun gülüşünü tekrar görebilmek, aynı şekilde gülebilmek, bir dahaki bahara erik yiyebilmek, yaşlılardan öğüt dinlemek, ağlamak, trafikte sıkışıp kalmak her şey ama her şey için değer diye düşünüyorum. Çünkü parçası olduğum bu bütünü; hayatta var olan herkesi, her şeyi çok seviyorum!
Elif Kalburcu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘ülkemin aydınlarına’ sesleniyorum
Sevgili aydın insanlar,
Demokrasi nedir, her gün televizyon programlarına çıkıp bir şeyler hakkında yorum yapmak mı? Eleştirmek, yanlışı karşımızdakinde görmek ve bizden farklı düşünenlere kötü gözle bakmak mı? İster istemez ayrılıkları körüklediğinizin farkında mısınız? Üzülerek söylüyorum ki halka çok yabancı kalıyorsunuz. Tüm sorunlarda çözüm istiyor ama uygulamada etkili olamıyorsak bu samimiyetsizliğimizi göstermez mi?
Bir genç olarak hayalimdeki ülkem; kendinden emin, değerlerine sahip çıkan, Türk’ün özünden kopmamış, kalıplaşmış ideolojilerin kurbanı olmayan, kardeş savaşlarının bitmiş olduğu ve bilimsel çalışmaların siyasi, kişisel düşüncelerle baltalanmadığı Türkiye. Siz aydınlarımızsa bu yolda bize yardım edecek değerlerimizsiniz. Ne yazık ki artık aydın demek, devletini, hükümetini, toplumun manevi değerlerini eleştiren ve adeta burjuva bir yaşam sürmek. Yakın zamandan örnek verecek olursak, örtülü kimselerin açık kimselere baskı yapacağı öyle savunuldu ki. Hiç mi kol kola girmiş açık ve örtülü arkadaşlar, kardeşler görülmedi? Televizyonlarda bahsedilenlere bir an inansa insan örtülüyle, açıkların düşman olduğunu,birbirlerine art niyetlerle baktıklarını düşünebilir. Oysa hiç de öyle değil. Gençler olarak başımızda örtü olsun, olmasın, karşımızdakine saygı duyup, her insandan alınabilecek güzel bir ahlak vardır düşüncesiyle dostluklar kuruyoruz. Neden aydınlarımız olarak bu güzel fotoğrafları da paylaşmıyorsunuz ve sevinçlerimizi bizimle yaşamıyorsunuz? Yıllarca ter akıtılan emeklere sahip çıkıp, sadece bilimi geliştirmek amacında olan örtülü kızları da kucaklamıyorsunuz?
En üzücü kavramlardan biri ise sözde Türk-Kürt çatışması. Evet doğunun bazı bölgelerinde etnik gruplar oluşmuş olabilir lakin, ülkemizin her köşesinde kardeş gibi yaşayan Türkler ve Kürtler de var. Çok insan var ki dostu, sıra arkadaşı bir Kürt. Karşı komşumuz bir Kürt, ama biz öyle bir samimiyet içerisindeyiz ki. Ailem canını, malını, namusunu hiç çekinmeden onlara emanet eder. İşte neden bu güzellikleri aydınlarımız olarak ekranlarda ya da yazılarınızda paylaşmıyorsunuz? Sürekli geriye sayan, aklı asrın oyunlarıyla karışmış, üretmeyen, tüketen, sorgulamayan bir gençlik mi istiyorsunuz? Doğruyu ve güzeli bulmamıza yardım etmeniz gerekirken, çeşitli yarışmalarla, heveslerle hayatı kararan gençleri tasvir edip saf akıllarımızı bulandırıyorsunuz. Eylemlerinizde işlerin zahiri kısmı yer alıyor, içte neler olduğunu öyle iyi saklıyorsunuz ki.
Çok saygın, bize sahip çıkan, tüm ülkeyi sevgiyle kucaklayan aydınlarımızın da hakkını yememeliyim. Onlara tüm kalbimizle teşekkür edip, dualarımızdan eksik etmiyoruz. İzleyeceğimizi yol, onların yoludur.
Bu topraklar artık, karamsarlığın, acının, kanın, feryatların, ümitsizliğin vatanı değildir. Şanlı bir millet olarak Alevisiyle, Sünnisiyle, Ermenisiyle, Rumuyla, Çerkeziyle, Kürdüyle, Lazıyla, Türküyle bedelini çoktan ödedik toprağımızın, ümit, bilim, azim, sevgi, saygı, hoşgörü dolu vatanı çoktan hak ettik.
Ve daima “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!” olacak.
Sümeyye Özgat
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘umudun diliyle çaresizliğim(iz)e’ sesleniyorum
Takvim yaprağı hüzünlü bir kasım ayından bakıyor dünyaya. Yine başladık umut dolu bir hikayeye. Kalemim. Umut tadında. Başla yazmaya, dök o katı mürekkebini tüm çıplaklığıyla beyaz sayfaya. Hadi anlat çaresizliği, bulsana kelimelerin içinden en çaresizlerini. Ben gelmeyeceğim peşin sıra. Ama dur! Bekle! söyleyeyim:
Yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi bilir misin? İşte o görünmeyen ince çizgide yürüyemiyorsan, kalmışsan tam ortasında, ayakların taşıyamıyorsa seni ve tutunacak bir dal arıyorsan işte ben oradayım ve konserve kavanozlarına gülüşlerimi doldurdum, gözyaşlarımı değil. Seni bekliyorum. Amadeyim.
Kalemim yazmaya başlamışsın habersizce.
Gidersin. Bilmediğin bir yere. Uzatırsın elini karanlığa, sanki dokunacakmışsın gibi sonsuzluğa… Eğer kimse tutmazsa ellerinden, dokunamazsa yüreğindeki hisle uzanan ellerine, içine akıtmışsan gözyaşlarını, dolmuşsa yüreğin ki bekliyorsan umudunu.. Umut; yüksek dağların en tepesinde gökyüzüne doğru avuç açmış kardelenlerin avuçlarındadır. Saf, temiz ve çok uzak.
Sıra umudun. Yok öyle çaresizliği ard arda sıralamak.
Ilık bir rüzgarın tüm bedenime vurduğu, kimsesiz bir vakitte, sokakta umarsızca dolanan bir çocuk çıktı karşıma. Sordum kim olduğunu? Anlattı gözlerindeki dünyaya isyan eden protest gri bakışlarıyla: Adının sokak soyadının çoçuk olduğunu… Elinden oyuncağı alınmış ve ağlamaya hazır büzüşmüş dudaklarıyla, Aydınlığın; karanlığın en doruk noktaya ulaştığı andan sonra başladığını…
Sıra sana mı geldi? İstersen kır kendini, istersen umudu yaz kalemim. Umut yakışır bize.. Ne kadar uzakta olursa olsun, gökyüzü köprü kurar yüreklerimize…
umudunu yok olmaya terk etmişsen,
sönmüşse tüm ışıklar içinde,
yoksa elini tutabilecek bir yürek,
içindeki kahrolasıları dışarıya atacak bir kağıt bulamamışsan,
yolun son kısmında uçurumdaysan,
kalmamışsa yürüyecek tek bir yolun,
kaybetmişsen sevdiğin kişiyi,
diyemiyorsan evlat tadında “baba” veya “anne”,
hissedemiyorsan tüm şefkatinle sevdiğini,
karanlıksa sırdaşın,
sokağa terkedilmişse küçücük bir yürek,
ortaya koyamıyorsan benliğini,
sığdıramıyorsan dünyaya kendini,
yaşayamıyorsan yüreğindeki özgürlükle vatanında,
bakamıyorsan dünyaya iyi tarafından,
cesaret edemiyorsan hayatta kalmaya,
yakın değilse kalbin “Rabbinin kalbine(!)”,
erişemiyorsan aklın tüm hücreleriyle sevgiye,
çare (siz)sin demektir..
Bence koşmalısın kalemim, firari umudun peşinden.
Emine Cengi
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayalci çocuğa’ sesleniyorum
Hiç düşündün mü, onu özledikçe sende değerlendiğini, onu elde edemedikçe sana daha cazip gelmeye başladığını… Ya gerçek, dilediğin gibi olmazsa… Ya hayal kırıklığı yaşarsan… Yine de anlatmak istiyorsan, seni tutmayacağım. Anlat.
“Gökyüzünde, gündüz mavilikte, gece siyahlıkta, süzülen bir geminin kaptanı olmak isterdim. Gemide sadece iki kişilik olmalı, ben ve ruhumun ikizine sahip olan beden. Gece olduğunda, onla ikimiz çıkıp güverteye, simsiyah gökyüzündeki parıldayan yıldızlara bakalım, yatarak yan yana, gemi giderken havada. Dudaklarımızda hafif bir tebessüm, ellerimiz kaderimiz gibi kenetlenmiş… Ruhlarımızın huzurlu uyanışına kadar öylece kalmalı bedenlerimiz tahta güvertede… Dünyanın bütün sorunlarından, debdebelerinden uzak. Ne siyaset, ne ekonomi, ne futbol, ne ders, ne sınav, ne alış, ne veriş hiçbiri yok. Sadece ben ve o… Gemime bir de isim koyardım; ”Karanlığın Yüreği”. Çünkü biz karanlığı seviyoruz o da bizi. Karanlıkla yüreklerimiz bir, içimizden dışarı sadece yananları çıkarıyoruz. O yıldızları, biz aşkı… Az kalsın en önemli kısmını unutuyordum. Gemimin önüne, karanlıktan çekip aldığım, bir yıldızla şunları kazırdım: “ Kapılar ne kadar dar olsa da, cezam ne kadar ağır olsa da; Kaderimin kaptanı benim, ruhumun efendisi benim…”
Salim Tekoğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘sokaklarımın sahibine’ sesleniyorum
Işıksız sokaklarda yürüyorum tek başıma. Ne dertlerim benimle, ne tasalarım… Hayallerimin özlemiyle yanıp kavruluyorum buz gibi havada. Kediler miyavlıyor, köpekler havlıyor uzaklarda. Nedensiz, sebepsiz üzülüyorum. Belki bana öyle geliyor. Belki gerçekten üzülmem gerekiyor. Sorumluluklarımı yapmıyorum, inandığım değerlere ihanet ediyorum. İşin kötüsü vicdanım rahatsız olmuyor bundan. Galiba beni sıkıntıya sokan sebep bu. Belki de asıl neden, sonsuz olma isteğimin yanında yaptığım her şeyin sonlu olması ve dolayısıyla istediğimin asla gerçekleşmeyecek olması…
İnsanın dışındaki darlık, içinde genişliğe yol açar derler. Ama maalesef dışım dar değil, hatta dışım o kadar geniş ki içim bir o kadar dar. Ruhum sıkılıyor ve bir cevap istiyor vicdanımdan. Allah’ım bu saatte şu boş sokakta ne düşünüyorum, nereye gidiyorum, hangi yoldayım? Yalnızlığı bütün hücrelerimle isterken yine mi bencillik?
“Sokaklarında olmasa ne yapardık bilmiyorum” diyor bedenim ruhuma. Ruhumun cevabı gecikmiyor; “Eğer sokaklarım olmasaydı, herkesi görebilecek kadar yakın, kimsenin göremeyeceği kadar uzak bir yerde yaşamak isterdim…”
Mehmet Akif
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘ayrılığa’ sesleniyorum
Zaman tünelinde yürüyorum, bir başıma ne sağımda güven var ne solumda. Ruhum bu dengesizlikten artık sıkılmakta. Bedenim hakim olamıyor hareketlerine. Belki artık çok geç demek bile çok geç… Umutsuzluk, siyah sindi hep içime acımasızca. Sahip olduğum değerler kurtarın bizi diye bağırıyor. Daha fazla inemiyorum derinlere…
Aslında kar parsı olmak istiyorum yükseklerde, en tepelerde. Hiç aşağı inmeden gezinmek istiyorum karların üzerinde yapayalnız. Bensizliğin vücut bulduğu bir yerde koşmak istiyorum, ta ki ruhumda yanan ayrılığı söndürene kadar. En sonunda, yıldızların parladığı bir gecede, parlak dolunay gündüz güneşten aldığı ışıkla yolumu aydınlatırken, o heybetli ve karlı dağlarda, ayrılığı bulmaya çıkardım tek başıma, ve derdim ki: “Ayrılık, eğer sana ulaşmanın bir yolunu bulursam, sana kendi acını tattıracağım…”
Nursena Macit
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘insanlığa’ sesleniyorum
Sevgili insanlık;
Ben bu dünyanın, imparatorluklara başkentlik yapmış, giderek betonlaşan, metalleşen bir şehrinden sizlere sesleniyorum. Aslında bunu uzun zamandır yapmak istiyordum. Kısmet bugüne imiş.
Baktığımda beraber yaşadığımız dünyaya, giderek, kötüleşmenin de ilerisine giden şeyler yaşıyoruz. Bunu sen, ben ve herkes biliyoruz. Tamam, bir şeylerin kötüye gitmesi pek tabii doğal bir şey olabilir. Ama bu kötüye gitme sürecine karşı, bizler hiçbir şekilde dur demiyoruz. Hatta hatta bırakın bu kötüleşme sürecinin engel olunmasına, bu sürecin bizzat içerisinde yer almaktayız ve kötüleşme sürecine gidenleri de farklı şekilde yaftalamaktayız.
Şimdi oturup düşünelim desem, düşünme yeteneğimizi de teknolojik aletler sayesinde yitirdik. Yani düşünme kavramı da bize çok yabancılaştı, bilinmezlikler ötesine doğru yol almaya başladı.
Hayat tecrübesinden yoksun bir genç olarak, sevgili insanlık size sesleniyorum;
Bu güzelim hayatı olması gerektiği gibi yaşamak çok zor olmadığı halde, neden olmaması gerektiği gibi yaşarak, hayatı zorlaştırıyoruz, yıkıyoruz ve yakıyoruz…
İnan bana sevgili insanlık, küçük bir kız çocuğunun gülümsemesi, bir fahişenin arsız kahkahalarından daha çok mutluluk verir insana. Bir fahişenin kahkahası yüzünden, kaç küçük kız çocuğunun gülümsemesi solmakta ey insanlığını kaybeden sevgili insanlık…
Yalan en büyük gerçeğimiz olmuş. Rollerimiz karışmış. Unutulmaması gereken her şey unutulmuş. Sapkınlık normal olup, aykırılıkların hepsi ayrı bir ayrıcalık olmuş.
Kafamızda soru işaretleri var…
Neden? Ne için? Nasıl?
Bu soruların cevaplanmaması ne kadar acı veriyor bizlere öyle değil mi? Neden nefes aldığımız bilememek ve bu hayatı ne için yaşadığımızı bilememek, ve nasıl bir hayat yaşayacağımızdan bihaber olmak ne kadar acı, ne kadar acı…
Cevaplanması gerek sorular var… Hayatı anlamlandırmak zorundayız sevgili insanlık. Hadi kalkın da bir şeyler yapalım! Bu hayat ne kadar sürecek böyle? Daha ne kadar yalanlar söyleyeceğiz birbirimize? Her kır saçlı kudretli(!) ihtiyar, daha ne kadar insanı öldüreceksin?
Bana soracak olursan sevgili insanlık, ölüm bu kadar yakınken, bu gayrimeşru tüm eylemler bence koca bir aptallık…
Cemali Karaca
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘karanlığa ışık tutan öğretmenlerimiz için’ sesleniyorum
Hayat, yapılacaklar listemizin doluluğuna rağmen akıp gidiyor. Bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirirken hayatı, minicik yüreklerde sonsuz bir umut olan simalarda durmanızı istiyorum.
Karanlığa ışık tutan, hayata renk katan, en umutsuz anlarda bile umuda yolculuk yaptıran: öğretmenlerimiz…
Onlar, sıcacık elleri ve sevgi dolu yürekleriyle herzaman yanımızdaydılar da farkedemedik biz. Bilginin kölesi oldular, efendiliği çok gördük onlara. Bir harfe kırkyıl kölelik dillerde kaldı sadece. Öğrencileri dahi not dağıtan birileri sandılar ve soyutladılar toplumdan. Uzattıkları gülleri hep dikenli gördük, unuttuk her gülün dikeni olabileceğini. Onlar bilgiye aşıktılar, cahilliğe savaş açtılar, cahillerde bilgiye. Kazanan kalem değildi silahtı çok kere. Gereken ilgiyi göremediler işte. İstediler, umut ettiler, olmadı. Sevgiyi öğretendiler ama onlara sevgi sunan olmadı.
Bir 24 Kasım günü yaklaşırken, hiçbir şey için geç değilken, bir zeytin dalı, bir sevgi bağı uzatmaya var mısınız?
Rümeysa Ülkü
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘çevreyi kirletenlere, parasını ödüyorum deyip suyu boşa harcayanlara ve bu Dünya’nın gidişatından kendini sorumlu tutmayanlara’ sesleniyorum
3-5 kuruştan kaçınıp fabrikasının bacasına filtre taktırmayan sizler ozondaki yırtığın faillerini arıyorsunuz. Parasını ödüyorum deyip suyu boşa akıtabilirken, ileride parası olanın dahi su alamayacağı günleri düşünmüyorsunuz. Çocuklarınıza 1-2 tane daha daire bırakabilmek için apartmanlar dikiyorsunuz ama aynı zamanda onların oksijenlerini çaldığınızın farkında bile değilsiniz. Su içip şişesini denize atarken oradaki canlı yaşamını yok edebileceğiniz aklınıza bile gelmiyor yahut bir kereden bir şey olmaz deyip geçiştiriyorsunuz. Peki daha ne kadar bir kereden bir şey olmaz diyeceksiniz? Marmara’da binlerce canlı türünün yok olması sizi üzmüyor, çünkü denize çöp atan, atık suların nehirlere denizlere karışmasından rahatsız olmayan sizler değilsiniz. Kuşların barınacak ağaç bulamayıp zamansız göç etmelerinden ve hatta ölmelerinden de siz sorumlu değilsiniz; zira görüntüyü bozuyor diye ağaçları siz kesmediniz. Peki görüntüyü bozuyor diye daha ne kadar ağaç keseceksiniz? Yeryüzünde ağaç kalmadığında nasıl nefes alabileceğimizi düşündünüz mü hiç? Lütfen, en bu hızlı hayatı bir dakikalığına durdurun ve düşünün: Her şey; mevcut suyumuz, ormanlarımız hatta oksijeniniz tükendiğinde çocuklarınız oksijensizlikten ve susuzluktan bir bir öldüğünde neler hissedeceksiniz? Geçmişte arabanızı bol suyla yıkadığınız günleri geri getirmek isteyeceksiniz belki, ya da yere attığınız bir çöpün çevreyi kirlettiğini düşünmediğiniz günlerin pişmanlığını yaşayacaksınız. Ayrıca, bu kötü ortamın oluşmasının bir parçası olduğunuz her aklınıza geldiğinde vicdanınızı susturmak sandığınızdan kolay olmayacak. Düşünün ve hala yaptığınızın basit bir şey olduğunu sanıyorsanız kalbinizi bir yoklayın zira yerinde olmayabilir. Bugün milyonlarca astım hastası var. Nefessiz kalmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorlar ve oksijenin ne kadar değerli olduğunun farkındalar. Peki çevre kirlilğini önlemek konusunda bir şeyler yapmamız için bizim de astım hastası olmamız ya da oksijenimizi tamamen kaybetmemiz mi lazım?
Şimdi her şeye sahipken bir şeyler yapmalıyız. Yarın bedenlerimiz ve zihinlerimiz uyuştuğunda, Dünya’nın sonunu bekliyorken yapmak istediğimiz her şeye geç kalmış olabiliriz.
Merve Delibaşoğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘öğretmen olacak arakadaşlarıma’ sesleniyorum
Eminim hepiniz tıpkı benim gibi çok idealist düşüncelerle çıktınız bu yola! Lütfen bu idealistliğinizi öğretmenlik hayatınız boyunca kaybetmeyin! Türkiye’de öğretmenlik yapmanın zor koşulları sizi yıldırmasın! Yolunuza çıkan küçük çakıl taşları yüzünden ayağınız sürçse bile asla düşmeyin, unutmayın siz bir öğretmensiniz siz düşerseniz peşinizden başkaları da düşecektir. Bizim amacımız o minicik beyinleri bu ülkeyi daha çağdaş daha iyi bir ülke yapmak için bilgiyle doldurmak olmalı! En büyük ödülümüz ise yeni bir şey öğrendiğinde o miniklerin gözlerinde gördüğümüz muhteşem parıltılar olmalı! Herkesin kendine göre hayat gayeleri vardır; ev almak, araba almak gibi. Bizim en büyük gayemiz öğrencilerimizi yetiştirmek olmalı! Bu iş yani öğretemenlik mesleği kara sevda isteyen bir meslektir! Lütfen bu işe kara sevdalı olamayacak arkadalar bu mesleği icra etmesinler! Çünkü güzel ülkemin maalesef hala gelişmekte olan bir ülke olarak anılmasının sebebi bu mesleği hakkıyla icra edemeyenlerdir. Türkiye’nin bu mesleği hakkıyla icra edecek öğretmenlere ihtiyacı var, bir nesil bizim elimizde şekillenecek!
Çoğunuz şöyle düşünüyor belki de iyi hoş da her şey parayla oluyor öğretmen maaşları çok az! Arkadaşlar işte bu yüzden kara sevdalı olmanızı istiyorum biraz da! Bakın az önce de söylediğim gibi bu ülkenin muasır medeniyetler seviyesine çıkması biz öğretmenlerle olacak bir iş bu yüzden böyle şeylere takılıp kalmayalım, elimizdekiyle yapabileceğimizin en iyisini yapalım. Kurtuluş savaşında dedelerimiz, ninelerimiz elindeki her şeyi verirken bizim elimizde ne var ki diye hiç düşünmediler. O yüzden şimdi Türkiye var. Bu ülkenin şimdi de bize ihtiyacı kaliteli öğretmenlere ihtiyacı var! Başöğretmenin dediği gibi yeni nesil biz öğretmenlerin eseri olacaktır, ülke biz öğretmenlerin çabalarıyla muasır medeniyetler seviyesine çıkacaktır.
Biliyor musunuz bir insanın hayatındaki en büyük mucize henüz daha küçük bir çocukken karşısına gerçekten harika bir öğretmenin çıkmasıdır. Lütfen siz de öğretmenlik hayatınıza başladığınız da o minik yüreklerin en büyük mucizeleri olun onların umut ışığı olun ve bu idealistliğinizi asla ama asla kaybetmeyin, yoldaki küçük çakıl taşlarına takılıp sürçseniz bile asla düşmeyin!
Ayşenur Çamaltı
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Avrupa Birliğine’ sesleniyorum
Türkiye Cumhuriyetinin bir ferdi olarak Avrupa Birliğine bağlı ülkelere sesleniyorum. Avrupa Birliğinin değerli üyeleri özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Nicolas Sarkozy, Türkiye Cumhuriyetini lütfen ciddiye alınız. Türkiye bugün genç nüfusuyla, kadını ve erkeğiyle gurur duymaktadır ve geleceğe umutla, ümitle bakmaktadır. Bu genç beyinler yakın gelecekte dünyaya yön verecek değerli bireylerdir. Türkiye, bireylerine siyasi yapısıyla önem vermektedir. Türkiye’nin bu siyasi dünyanın dikkatini çekmektedir. Ayrıca birçok demokrasi sınavından da alnının akıyla çıkmıştır. Türkiye’nin bulunduğu Anadolu yarımadası kültürel zenginliklerin kaynağına sahiptir. Çok önemli jeopolitik bir konumdadır. Asya ve Avrupa’yı birbiriyle kucaklaştırmaktadır.
Türkiye dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biridir. Küresel bir ekonomik krize rağmen az bir zararla yoluna devam etmektedir. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da dünyanın takdirini kazanmıştır. Zira kriz tellalları meydanlarda naralar attıkça Türk ekonomisi en güzel cevabı borsadaki sağlam duruşuyla vermektedir. Dünyanın birçok ülkesinde büyük bankalar iflas bayrağını çekerken, Türkiye dik durmaya devam etmektedir.
Türkiye, dünyada barışın en güzide örneklerindendir. Bugün Ortadoğu ve Kafkaslarda oynadığı rol ile bölge ülkelerinin barışına katkı sağlamaktadır. Birçok ülke Türkiye’nin arabulucu olmasını istemektedir. Bu durum Türkiye’nin ne kadar güvenilir olduğunun açık bir göstergesidir.
Türkiye Cumhuriyeti, ekonomisiyle, kültürel ve sosyal yapısıyla, dünya barışına katkısıyla, modernleşmiş yapısıyla, coğrafi konumu itibariyle Avrupa Birliğine üye ülke kabul edilmelidir. Avrupanın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Birçok rengin bir araya geldiği Türkiye, Avrupa Birliğinin gökkuşağı olacaktır.
AB’ye bağlı ülkelerin Sayın Cumhurbaşkanları ve Başbakanları, birliğiniz bir Hristiyan kulübü değilse bu kadar güzelliklerin bir araya geldiği Türkiye Cumhuriyeti üyelik konusunda neden yokuşa sürülüyor?
Adem Tarım
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hayallerini sarıp elime verenlere’ sesleniyorum
Hayat, eli sopalı bir öğretmen.
Sen, beni sınıfın kapısına kadar getirebilirsin.
Bak şu sıra benim olmalı.
Üzerinde bir kâğıt…
İlk ders kompozisyon.
Ama ben kalem tutmayı bilmiyorum, yazmayı bilmiyorum, ben hep başkalarına yazdırırdım. Ben ben masal anlatsam olur mu? Hani uykudan önce anlatılanlardan.
Ve kahramanı olmak istediğim bir masal çizdim kâğıda.
Hayır, kopya hayat istemiyorum.
Hayır, ben senin çıktığın Kaf dağına değil Ağrı dağına çıkmak istiyorum.
Bırak, kötü dev prensesi kaçırsın, ben yaşlı çobanın, sakat kızının türküsünü dinlemek istiyorum. Ona babamın kucağında dinlediğim masalları anlatmak istiyorum.
Bir amaç uğruna misketleri ayak altında yuvarlanan çocukların, seksek oyunları ayakkabı altlarına yapışmış kızların korkuyla kaçıştığı masalı anlatmak istiyorum.
Eli cebinde gezen adamı, eve ekmek götüren kadını, çakmak dolduran ihtiyarı, tutup kolundan zindana atanları, yalnız kalan sokakları anlatmak istiyorum.
Hayallerini sahibini tanımadığı ellere vermeye mahkum adam; yıllar sonra Keloğlan egoist olmuş. İyi kötü karşısındaki herkese çalmış sihirli kavalını. Vur patlasın çal oynasın yaşamışız en düzel günü. Kaval susup uzaklaşınca şaşmış kalmışız bu işe.
Neyimiz varsa almış gitmiş Keloğlan, Keleş oğlan.
Yataklara düşmüşüz. Adımız marka, tüketim hastasına çıkmış. Keloğlanı yolladıktan sonra üvey anne şefkatiyle Lokman hekimi çağırmışsın başucumuza. Zaten bir Lokman hekim şaşmış bir biz şaşmışız bu işe ‘bulunmaz buna bir çare, Allah’a havale‘
Gökten üç şey düşmüş, biri tohum, biri elma, biri ısırılmış elma.
Hangisi bana?
Rabia Nur Terzi
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Türk olmayı anlayamayanlara’ sesleniyorum
Son zamanlarda sürekli karşılaştığım, beni çok üzen bir durum; “Türk’üm” deyip de Türk’ün nasıl yaşadığını bilememek, Türk olmayı anlayamamak.
Geçen gün bir yemek programı izliyordum. Sözüm ona Ayşe Hanım üç kuruş maaş alıyormuş. 400 gram aldığı etle bilmem kaç çeşit yemek yapmayı başarabildiği için tebrik edildi. Bir Türk hanımı açlıktan ağzı koksa dahi açım demez. Hali ne kadar kötü olursa olsun bunu yetmiş milyonun(!) önünde asla söylemez.
Bir Türk her zaman için idare etmesini, kendini acındırmamasını, hakka-hukuka önem vermesini gayet iyi bilir. Kanunsuz, ters bir durum olduğunda “Böyle bir şey de ancak Türklerden beklenirdi.” demeyi artık keselim lütfen. Kendimizi yerden yere vuran biziz, ne oluyor böyle diye hayıflanan da biziz.
Televizyonda herkes bangır bangır ülkenin durumundan üzgün surat ifadeleriyle bahsediyor. Tabii ki geçmişe takılıp kalmamak gerekiyor. Ama senin üç kıtaya hakim olmuş, azınlıklarına hoşgörüsüyle adı yankılanmış ecdadın olsun, sen de açıp okuma. ‘Benim ecdadım ne yapmış ben ne yapıyorum, yakışıyor mu abi bu bize?’ diyen yok. Bazen düşünüyorum da galiba layık evlatlar değiliz.
Daha bir kaç gün önce Çanakkale Savaşı’nın son gazisini uğurladık. Layığıyla son görevimizi yerine getirmişizdir inşallah. Kaçımızın haberi vardı acaba son gazimizden? Kaçımız gidip de el öpmeye tenezzül ettik, halini hatrını sorup gönlünü almak için çabaladık? Sorarsanız ‘Biz Atatürk’ün evladıyız, Atam izindeyiz derler.’Atatürk’ü anlamak bu değil. Türk olmak bu değil.
Sözü kısa kesmek gerek vesselam.
Merve Uyan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gençliğe’ sesleniyorum
Evet Türk milletine sesleniyorum. Tarihte yeri büyük olan bir millet değiliz. Tarihin tamamını kaplayan bir milletiz. Bizden arta kalan kısım yok.(Son birkaç yüzyılı saymazsak)
Aydan bile görülebilen Çin Seddi bizim korkumuza yapılmış, ama nafile. İstanbul surları yıkılmaz denilmiş bizi o da durduramadı. Çanakkale’ye dünyanın o zamana kadar görmediği büyüklükte bir donanmayla geldiler. Asker sayısı ve cephane olarak da bizden kat kat üstündüler ama onlara geçit vermedik. Çanakkale geçilmez dedik. Bunlar hep askeri başarılarımızdı. Tamam asker bir milletiz ama başarılarımız sadece askeri alandan mı ibaret? Birçok alanda dünyaya örnek olmuşuz.(Herkes bizi biz başkalarını örnek aldığımız için bu durumdayız ya) Amerikalı tarihçilerin Osmanlı arşivlerinden çıkmaması bence güzel bir örnek. Bir örnek daha vereyim bugün Avrupa genelinde şehir merkezlerinde kilise, devlet kurumları, pazaryeri ve üniversite yan yana yer alır. Bize şu anda bu yabancı gelebilir ama bunu da bizden aldılar. Ve daha birçok örnek verilebilir ki kitaplara sığmaz.
Peki değişen ne? Değişen çok basit zorluklara göğüs gerememek. O zamanlar engellere takılma, şikayet etme, isyan etme yoktu. O insanlar için(ki aynı kanı taşıyoruz) engeller aşılmak içindi ve başka bir düşünce zihinlerde dolaşmıyordu. Çin Seddi’ni aşan zihniyet bu devirde yaşasaydı işsizlik olur muydu çok merak ediyorum.
Gençliğimizin bundan sonra yapması gereken şey çok basit. Tarihini iyi bilmek, çünkü geçmiş geleceğe ayna tutar. Özüne geri döneceksin ve dışa hele de batıya özenmeyeceksin. Miskinliği bırakıp engellere takılmadan yoluna devam edeceksin. En önemlisi gözünü açıp uyanık olacaksın ve oyunlara gelmeyeceksin. Düşmanlar gençliğimizi mahvetmek için türlü türlü oyunlar yapıyorlar bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorlar ve uyanmamız için sürekli narkoz veriyorlar. Söylemesi benden…
Şaban Gedik
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘üstüne alınanlara’ sesleniyorum
Hey sizler! Özgürlük dediniz ancak; neye özgürlük istediğinizi siz de bilmiyordunuz. Acaba devletimizi değiştirmeye yönelik bir özgürlük müydü sizin ki? Avrupa’nın düzenli bir ailesi olmayan birliğine(!) benzemeye, insanlara doğru olmayanı aşılamayı mı özgürlük edindiniz kendinize? Bu sırada bir takım düşünce ve giyim tarzını siyasal simge olarak kullanmaya çalıştınız. Peki yapabildiniz mi bunu? Hayır. Yapılamayacakta(bunu umuyorum).”Beynimizi değil, kafamızın dışını örtüyoruz.” dedi biri. Değişmediniz. Düşünceler, yapılmak istenenler, yasaklar… Hepsi ne kadar da alışkın olduğumuz şeyler değil mi? Yok, hayır bu hep böyle olmayacak emin olun! Birileri buna “Dur!” diyecek. Ben ve çoğu insan buna inanıyor ve umutla bunu diyecek olan o birini bekliyoruz. Belki de boşuna anlatıyorum. Hiç değişmeyeceksiniz değil mi? İlimin dış görünüşle olmayacağını anlayamayacaksınız değil mi? Tüm dünya anladı, siz anlayamayacaksınız değil mi? Yok, yok hayır n’olursa olsun ben sizin değişmenizi umutla bekleyeceğim. İnanıyorum buna, belki doğru değil ama inanmak istiyorum. Yine de siz değişene kadar ben de sizler gibi olmayacağım. Ne yaparsanız yapın. Hiç umrumda olmayacaksınız. Dikkate alamayacağım sizi kusura bakmayın. Yolumda devam ederim ben siz desteklemeseniz de. Yılmam ben böyle küçük şeylerden. Yalnız birgün büyük biri olarak çıkarsam karşınıza bir çift sözü esirgemem sizden. “Ben o yoluna taş koyup dikenler diktiğinizim. Ben sizin engelleriniz karşısında yılmayan, yoluna devam edenler ve sonunda hedefine ulaşlardanım” Sadece ben olmayacağım bunları söyleyen. Bir değil, bin olacağız. Ve bu cümleleri söylerken size gülüp geçemeyeceksiniz. Söylediğimiz her harf kalbinize ok gibi girecek, vicdanınızla iç savaşa gireceksiniz. Durun! Daha bitmedi. Bunlarla kalmayacak saklanacak bizleri değil, kendi sesinizi bile duyamayacağınız yerler arayacaksınız. Ama bir kez daha durun ve dinleyin. Sözlerim acıtsa da kalbinizi sizin insanları engelleyen düşüncelerinizi değiştirmek için hayatımı verirdim. Sonra da sizlerle birlikte gelecek adına planlar yapmaya, bir zamanlar insanların eğitim görebilmek için çırpınışlarını havada süzülebilmelerine çevirmeye güçlü adımlarla yürümeyi dilerdim. N’olursa olsun herkes değişebilir, yanlışları doğru olarak kabul etmektense her şeyi olduğu gibi göstermeyi başarabilir. Ben buna inanıyorum. N’olur siz de inanın ve insanlarının “kafasının içine” bakın… Saygı ve sevgilerimle selamlarım…
Esra Güler
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘hakikati mecaza mağlup edenlere’ sesleniyorum
Ömrünü masum bir bakışla, bir an için ufacık bir aralıktan gördüğü siyah, mavi, ela gözlü güzeline adayan, adını dahi öğrenmeden, hayalinde bile ona dokunmadan onunla köprüler kuran, gönlünün tüm kapılarını ardına kadar aşık olduğuna açan, mutluluğunu hasrete, hasretini hüzne dönüştüren ve vuslatına nefes aldığı her an yeniden can veren o eski zaman efendileri yok artık…
Bir zamanlar şiirlere, şarkılara konu olmuş yalnızca gözlerini gösteren, aşığının ruhunda bir yıldız gibi parıldayan, her defasında sevdiğinin sevdasını ebruli bir renk, zarif bir motifle bezeyen, yar ile yaren arasında ilahi bir varlık haline dönüşen o eski zaman hanımefendileri de yok artık…
Selvi salınışlı, endamlı, kadının hası dedirten güzeller devri kapattı perdelerini… Bulandı gözler hayallere dudak ısırtan çıplaklıkla sokakları, reklamları süslemekte olan kadınlarla… Karıştı zihinler fıtratla, kurulu düzenle savaşan, dimdik durduğunu sanan medeni kadın mecazisi ile… Uğruna cihanı feda edecek kadar körkütük sevdiğine inandığı adamı kar hesaplarıyla sarıp sarmalayan kadın Fuzuli’nin “Her surete aks gibi bakma, her gördüğüne su gibi akma” demesine aldırış etmeden mecazi yaşadı.
Tutku, ihtiras, bencillik kapladı kadın erkek herkesi, günümüz sevdalarını… Şehvet sardı sevdalıları, hayellerine gelen her şeye parolaları sordurtmadan ardına kadar açtırdı kapıları. Hakikatleri serdi mecazların ayakları altına…
Evet; karıştı gönlümüzde kömürler ve elmaslar. Terazi kefeleri sığdıramaz oldu nedametleri… İstediklerini bir bir elde eden sonra hoyratça savurup bir kenara atanlar olduk; aslında savurduklarımızın hakikatler olduğunun farkına bile varmadan…
Suya yazı yazar gibi yaşadık biz, hakikatleri unutmaya namzet, mecazları baş tacı ederek…
Seda Melike Erkaya
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘vurdumduymazlığa’ sesleniyorum
Manevi değerlerinin, tarihinin, dilinin, geleneklerin yozlaştırılmakta ve hatta kaldırılmakta olduğu halde bunun farkına varamayan, dur diyemeyen vurdumduymaz gençliğe sesleniyorum!
Farkında değiliz, yaratılış gayemizin, yaşama sebebimizin. Başkalarının kıyafetlerini, hayat tarzlarını eleştirirken aynayı bir türlü kendine çeviremeyen, kimliğinin farkına varamayan, varmak istemeyen bir gençlik. Son hızla bilinmeyene doğru gidiyor. Kendi dinini, kendi dininin gerekliğini bilmeyen hatta dünyaya niye geldiğinin farkında bile olmayan, gençliğinin en güzel yıllarını gelip geçici eğlence hayatıyla geçiren bilinçsiz gençlik, artık bir şeylerin farkına var!
Herkesin hayatında belli bir yaşama amacı var. Hayal ettiği mesleğe ulaşmak, evlenmek, kariyer yapmak. Ama bunun bir doruk noktası olmalı. Evlendin, hayal ettiğin mesleği elde ettin, kariyer sahibi de oldun. Ya sonra… Koca bir sessizlik dondurucu bir kelime “ölüm”…
Ölümün olmadığını veya hiç ölmeyeceğini iddia eden var mı? Bir gün bize sormadan doğup batan güneş doğup batmazsa… Ne yapacağız? Var mı “güneşi ben doğup batmasını sağlayabilirim” diyecek? Hiç bir şey bizim elimizde olmadan gelişiyor. Ölüm de öyle. Bu alem de, dünya da ilahi kanunlar vardır. Kimsenin inkar edemeyeceği. Peki hala biz neyin çabasındayız? Nereye kadar bu vurdumduymazlık?
Dini algılarımız, duyarlılıklarımız bir arkadaşımızın “ben şu dindenim” veya dini bir ortamda bulunduğumuzda mı sahip çıkacağız dinimize. Kimliklerimizde dini: İslam yazısı hep kimlikte mi kalacak? Felsefeyi, biyolojiyi, kimyayı çok iyi biliyoruz veya öğrenmeye çalışıyoruz. İsterse Rabbimiz unutturamaz mı? Bir gün içinde türlü türlü şeylerle uğraşıyoruz. Niçin yaratılış gayemizi hatırlamıyoruz?
Soru işaretleri soru işaretleri bu böyle sürüp gider. Yeter ki insan yaşamını şöyle bir sorgulasın uykuya dalmadan önce pembe hayaller kuracağımıza, boşluğa bakar gibi bakacağımıza veya sabah gözümüzü ilk açtığımızda düşünelim. Ve ölmediğimize şükredelim.
Gözümüzü açmamızın bizim dışımızdaki bir yaratıcı tarafından olduğunu anlayalım. Sonra sorularımıza cevap arayalım. Ya da çok büyük bir nimet olan aklımızı, yaratılış gayemizi anlama yönünde kullanalım. İşte o zaman hayat daha anlamlı gelmeye başlayacak ve bütün boşluklarımız dolacak. Soru işaretlerimizin kalmayacağı bir dünya göreceğiz. Hayata daha sıkı tutunacağız. Haydi ölüm gelmeden farkına varalım yaşama sebebimizin…
Merve Küçük
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘sakızının adı ‘şıpsevdi’ olanlara’ sesleniyorum
Şıpsevdi sakızlarındaki çelişkiyi farkettiniz mi? Ne büyük bir çelişki hem de! Aşkı basitleştirmek için vizyona giren bir film daha, diyesi geliyor insanın. Sakızın içindeki küçük kağıtta aşkın müthiş(!) tanımlarıyla karşılaşıyoruz her defasında. Aşk neler de demekmiş ya Hu! Tanımlara girmeyi hiç düşünmüyorum. Dikkat çekmek istediğim nokta: sakızın adı, “Şıpsevdi”! Şıpsevdi ve aşk… Yakıştılar mı sizce?
Yok yok, ben kötü düşünüyorum yine. Hüsn-ü zannımda bir sorun var sanırım, memurluktan mı istifa ettim farketmeden acaba? Ya da mübalağa sanatının ustası olmak üzereyim, haberim yok. Öyle ya, aslında yapılmak istenen çok masumâne bir şey: aşkı bilmeyen zamane şıpsevdimize, aşkı tanımlamak, anlatmak. Hizmet bakkala kadar geldi yani… Ne hizmet ama! Eminim, çok dua almışlardır. “Hey şıpsevdi kardeş! Şıpsevdisin ve aşkı bilmiyor musun? Çiğne çiğne, öğren!”
Şimdi düşünüyorum da, tüm bunların suçlusu şıpsevdi sakızı olabilir mi? Abartma, diyeceksiniz biliyorum; ama bilinçaltının sadece adı mı var? Kendisi de var ve işte rolünü oynuyor, hem de çok güzel, hissettirmeden oynuyor. Bunun için ikna odasına gerek yok ki. Kurtlar Vadisi izlemiyorum bu arada; ama üretebiliyorum tüm bu komploları, şükür! Demek ki onsuz da oluyormuş. Gerek yok yani popüler kültüre hizmet etmeye. Herkes hizmetçisi olmuş zaten…
Hâsılı… Sakızımın içindeki kağıttan aşkın saçmasapan tanımı veya selvi boylumun yarın beni bekleyeceği yazmasaydı da, Necip Fazıl bir “Sakarya Türküsü” tuttursaydı da dinleseydim. Sezai Karakoç “Monna Rosa” olmaya özendirseydi beni yine, Abdurrahim Karakoç ela gözlü yâri hatırlatsaydı. Ahmet Haşim “O Belde” yi ve melâli anlatsaydı da, aşinâ olsaydı bize. Zarif Prens’im birkaç mısrasıyla konuk olsaydı gözlerime ve ben içimden yine “En sevdiğim sensin, kimseye söyleme sakın” deseydim, 47 yaşına yansaydım doya doya… Orhan Veli çıksaydı da karşıma, dalga geçseydi boyuna. Yunus Emre görünseydi birden mesela ve ben o heyecanla, tüm kötüleri unutarak herkesi sevmeye kalkışsaydım yine, Yaradan’dan ötürü!
Olmadı ama… Sakızımın adı: Şıpsevdi.
Öznur Yeşilırmak
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘mutlu olmasını bir türlü beceremeyenlere’ sesleniyorum
Evet siz mutlu olamayan, her şeyi takıntı yapan, hiç birşeyle yetinmeyen, aza kanaat etmeyip daha fazlası isteyen genç, yaşlı herkes; size sesleniyorum.
Arkadaşıyla kavga edenler, sevgilisinden ayrılanlar, yaramaz çocuklarına bakmak zorunda kalan anneler, daha fazla para kazanma derdi içinde olan babalar, abiler, amcalar; kendisi mutsuz diye başkalarını da mutsuz eden insanlar; bir tebessümü sevdiklerine çok görenler; sizlere sesleniyorum.
Bu dünyada çok gibi görünse de zamanımız az. Vakit kısıtlı.Kavga etmek yerine gönül almalı.
Sevdiği yanındayken onu mutlu etmek yerine pasif davranan ve sevdiği gidince değerini anlayıp kafasını duvarlara vuran arkadaş; kalk sevdiğin gitmeden sevgini duyur ona, dağa taşa. Sonra pişman olma…
Yaramaz çocuğuna bir türlü laf anlatamayan sabır taşına dönen anneler, ablalar biraz daha sabır deyip yola devam edin. Çocuğunuza her seferinde gülümsümeyi öğretin, yaptıklarını sevgiyle karşılayın. Bağırıp çağırmak yerine doğruyu konuşarak anlatın. Eskiden siz de bir çocuktunuz ve belki annenize daha fazlasını çektirdiniz unutmayın. Eve ekmek götürme derdi içinde olan babalar, stresli bir gün geçirseniz dahi eve gelince çocuklarınızdan ve eşinizden gülümsemenizi esirgemeyin.
Somurtup durmayı kendine iş bilen; evet sen,silkelen ve kendine gel. Mutsuz olmak yerine mutlu ol ve mutlu et çevrendekileri.
Evet bu hayatta herşey zor. Hepimizin bir derdi var, sıkıntıları var ama umutlarımızda var. Derdimize sarılmak yerine umutlara sarılmalı. Mutluluğa sarılmalı ki geleceğimiz aydınlık olsun. Siz ve sizin tebessümünüze hasret kalanlar da bırakın saadeti yakalasın…
Saadetler içinde bir ömür geçirmeniz dileğiyle…
Saadet Özkadif
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘medyaya’ sesleniyorum
Genç bir gazeteci adayı olarak medyaya sesleniyorum. Gazeteci mi olunur, gazeteci mi doğulur? İyi bir gazeteci kime göre iyi bir gazetecidir? İyi bir gazeteci iyi bir gazeteci olana kadar kaç fırın ekmek yer? Kaç okul okur? Kaç dil öğrenir? Kaç ülke gezer? Tarafsız bir gazeteci sayılabilmem için hangi taraftan olmam gerekir? İşe alınmak için kaç yere başvurmalıyım? Özgeçmişimi kaç yıldızla süslemeliyim? Kaç kişi beni anlar? Kaç kişi bu sorularımı cevaplar? Kaç kişinin yüzü kızarır? Kaç kişi duymazdan gelir? Kaç kişi elimden tutar?
Hayallerimle gerçeklerin çatıştığı, iyiyle kötünün karşılaştığı, hüzünle sevincin barıştığı, doğrunun yalana alıştığı, siyahın beyaza karıştığı, etin tırnaktan ayrıldığı, kalmanın gitmekten farkının kalmadığı noktada, araftayım..
Bir bavula sığdırdım hayatımı tepeleme.. Ne sığdırmak ama.. Terliğimi, kitaplarımı, kahve fincanımı alırken yemeğin tuzunu, evin huzurunu, annemin kokusunu, şehrin uğultusunu bıraktım geride..
Kulaklarımda beni Haydarpaşa Garı’na, hayallerime götüren trenin gürültüsü vardı nasıl olsa.. Sevdiklerimi getiremesem de yanımda sevmediklerimi bıraktım ardımda. İğne deliğinden geçemeyecek büyüklükte hayaller kurdum. Okuduğum kitaplar boyumu geçti. Düştüm. Kalktım. Yeni bir sayfa açarken eski sayfaları kopardım. Yaktım. Kaderimi sildim. Şehrin tuzlu kokusunu ciğerlerime çektim. Bacağıma sürtünen bir kediyi sevdim. Yağmur suyunu sıçratan arabaya sövdüm. Dizlerimi dövdüm. Hayalleri olmayan insanlar gördüm. Hayata küstüm. Barışmak için ilk adımı hayattan bekledim.
Cevapsız sorular sordum. Okudum. Daha çok okudum. Okula gittim. Teoride geçtim. Pratikte kaldım. Gazeteciliğe bir kere bulaştım. İçinden çıkamadım.
Büşra Böcü
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘ülkemdeki gençlere’ sesleniyorum
Günümüzde her türlü anarşi ve terör dış mihraklıdır. Dış güçler bu vesile ile bu cennet vatanı bir kaos cehennemine çevirmek istemektedirler. Amaçları terörü anarşiyi başımıza musallat ederek yapacağımız işleri geciktirmek, milletimizin huzurunu ve mutluluğunu bozmaktır. Ama inşallah onların bu istekleri kursaklarında kalacaktır. Bu olaylar oyunun görülen yüzü. Bir de oyunun perde arkası gerçekleri var. Bu gerçekler müslümanlığın yayılması ve gelişmesi. Bu konuyu biraz açmakta fayda var. Onlar müslümanlığın gelişmesini ve yayılmasını istememektedirler. Bu yüzden bu kaos ortamını yaratmaya çalışmaktadırlar. Kim isteyebilir ki düşmanının gelişmesini ilerlemesini?
Ey geçlik! Uyan, silkin, at gözlüklerini çıkar ve kendine gel. Hz. Muhammed’in (s.a.v) adı güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır. Sağ sol kavgasını, Türk Kürt düşmanlığını bir tarafa bırakıp bu mübarek ismi nasıl güneşin doğup battığı her yere ulaştırabiliriz onu düşünmeliyiz onun yollarını bulmalıyız. Allah’ın izniyle bu mutlaka gerçekleşecektir. İşte o zaman dünyanın güzelliklerinin farkına varabiliriz ve yaşamımızın gayesini anlayabiliriz.
Büyüklerimiz İslam bayrağını gururla bu günlere kadar getirmişlerdir. Şimdi bu yüce davaya sahip çıkma sırası bizdedir.
Bu ülkede yaşayan herkes sağcısı, solcusu, Atatürkçüsü, cemaatçisi ve diğerleri…gelin birlik olalım, tek vücut olalım, el ele tutalım ve söz verip bu yüce bayrağı yere düşürmeyelim!
Bedirhan Özyiğit
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘basitleştirilmeye’ sesleniyorum
Tüm duygularımla, inançlarımla, düşüncelerimle basitleştirilmeye, basitleştirenlere ve basitleşenlere sesleniyorum, haykırırcasına! Bir zevk sonucu hayat buluyoruz sonra zevksiz bir hayatın içinde kendimizi buluyoruz. Nasıl yaparız da bu anlamsız, zevksiz hayata bir değerler verebiliriz? Nasıl olur da kendimizi bulup çıkartabiliriz saklı köşelerden? Kendimize anlamadan el sallarken, nasıl dur diyebiliriz? Baş ağrılarımıza, kalp sızılarımıza nasıl öyle çabucak reçeteler verebiliriz? Ne kadar anladınız ki? O kadar basit mi hayat? İşte tüm bu sorular, duygularımın, düşüncelerimin, aklıma takılan çengellerin ve belki de çaresizlikten akan göz yaşlarımın ifadesidir.
Tüm gençlik daha doğar doğmaz, henüz hayatı anlamaya ve keşfetmeye çalışırken, sistemlerin sahte ve anlamsız dogmalarını benimsemiş bulunuyorlar. Hayatın amacına kariyeri koyarken düşünmüyor ki kimse, anlamaya çalışmıyor ki ve görmüyor, duymuyor, hissetmiyor ki… ÖSS belki bunun en açık örneği, belki en acısı. Genç beyinler ÖSS diye diye çalışırken körleştiriliyor. 21. yüzyıldayız ve cahilliği görmek için geriye bakmamız gereken bir zamandayız değil mi? Ama şimdi modernizmin, çağdaşlığın cahilliğine bakalım! Hayatlar öyle basitleştiriliyor ki, dönüm noktası ÖSS oluyor ve kurtuluş bu sınava bağlanılıyor. ÖSS kazanılırsa hayat var, mutluluk var, para var, huzur var. ÖSS yoksa hayat yok, hiçbir şey yok! Cahilliği görmek için pek de geriye bakmamız gerekmiyormuş! Öyle bir ruh haline sokuyorlar ki gençleri, ÖSS’yi kazanırsan hayatın kurtulacak, ÖSS’yi kazanamazsan hayatın mahvolacak. Başka alternatif yok; sanatçı olmak gibi, duygularının peşinden koşmak gibi. Çıkıp desen ki basitleştirmeye çalışanlara: Ben çok iyi bir puan yaptım fakat sinema ya da felsefe bölümüne gideceğim. Verilecek tepkileri hayal etmek bile istemiyorum, binlerce aç farenin içinde bir kedi olmak gibi bir şey sanırım. Veya ÖSS’yi kazanamadın diyelim, yıllarca şarj olmuş bir aile için deşarj olma fırsatı çıkmıştır aslında. Hayatı mahvolmuş bir genç ve ailenin aşağılamaları, suçlamaları… Kim inkar edebilir ki bu durumda bir gence intihar çekici gelmesin karşı cinsinden?..
Son olarak bir genç ÖSS’yi kazandı, masa başı bir iş buldu diyelim. Sekiz saat çalışma süresi ve belirli bir maaş. İnsanları kendisi yapan duyguları belki o masanın üstünde köreltecek, öldürecek… Düşünceleri, belki dünyayı değiştirecek düşünceleri gelecek ayın hesaplarına adamak!.. Kısacası basitleşmek… Bir ergen ölüyor sınavlarda, kariyer peşinde. Duygular ölüyor, keza düşünceler… Şimdi tekrar sesleniyorum size, basitliğin kapısının ardına şimdiki kendinizi koyun ve kapıyı tepkinizin şiddetliğince kapatın sonra hayatın peşinden tekrar koşun, aldırmadan tepkilere.
Ali Kurtuldu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘motivasyon kıran insanlara’ sesleniyorum
Yaşam boyu birçok yerden sayısız motivasyon yıkıcı cümle duyarız. Bunlardan en çok takıldığımsa “x olunmaz, x doğulur” ifadesinin türevleridir. X’in yerine ne olmak istiyorsanız onu koyacaklardır bu motivasyon canavarları, çok afili bir söz etmiş edasıyla. Şair olunmaz, şair doğulurdan tutun da lider olunmaz lider doğulura kadar uzanan bir liste sunarlar önünüze. Biz de doğruluğu tartışılmaz bir gerçek gibi bu safsataya inanıp “vay be! Biz doğuştan kaybetmişiz, şanssız doğmuşuz kardeşim” der, otururuz yerimize.
Gerçeğin bu olmadığını öğrenmemiz biraz geç oldu. Mesela duyduk ki Leonardo Da Vinci annesinden deha olarak doğmamış. Büyük bir ressam, mühendis, mucit ve daha birçok şey olmak için günde en fazla dört saat uyumuş ve yirmi saate yakın çalışmış. İşin ilginci, bunu hayatı boyunca sürdürmüş. Sonra da adını tarihe silinmemek üzere birden çok sıfatla kazımış.
İşte bu yüzden size sesleniyorum ey bilmeden atıp tutanlar! Cümlelerinizle dünyayı daha fazla dehadan mahrum etmeyin, başka ihsan istemem! Motivasyonumuzu kıran insanlara diyorum ama siz anlayın gençler! Dalgakıran gibi karışımıza dikilen bu motivasyon kıranları aşmak için dalga değil tsunami olmamız lazım! Hedefimize ulaşmamızın yolu budur. Ve unutmayalım, hiçbir şey doğulmaz, her şey olunur!
Çağrı Menteş
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘size’ sesleniyorum
Küçücük küçücük bir tohumum ellerinizde. Büyüyeceğim bende eğer beni toprağa ekerseniz. Küçücük ellerim var benim bir de küçücük yüreğim var, tıpkı sizin yüreğiniz gibi, tık tık tık atıyor sürekli.
Ne olur hor görmeyin, hafife almayın beni küçücüğüm diye.
Tutunmak, sarılmak istiyorum bu küçük ellerle hayata ben.
Bu küçük ellerle neler yapılmaz ki?
Ama ben söz veriyorum size, okumayacaksınız gazetelerde.
Minik kızların, küçük bedenlerin üzerinde izinsizce gezmeyecek ellerim.
Ailem, sevdiklerimi lime lime doğramayacağım.
İnandığım değerlerden sıyrılıp, beni kandırmalarına izin vermeyecem, kaçmayacağım dağlara, sonra da kurşun olup anneleri evlatsız, sevenleri yarsız, çocukları babasız bırakıp doldurmayacağım şehit haberleriyle gazeteleri. Eğer beni toprağa ekerseniz, büyüyüp sizden çok şey öğreneceğim.
Hayatta bir kenara itilmiş çocukları bir de ben itmeyeceğim, tutucam onların ellerinden topluma kazandırmak için. Yılmayacağım öğretmenim, sizin gibi yılmayacağım.
Hastalarımızın size mi ihtiyacı var doktorum?
Bende sabırla elimden geleni yapacağım onlar için.
Küçük oğlun hasta mı olmuş Ayşe teyze?
Sabırla sabaha kadar başında beklersin, biliyorum.
Ben de sabırla bekleyebilirim.
Büyüyüp bir ağaç olduğumda, kızsam da atmayacağım yapraklarımı yerlere, tüketmeyeceğim üzerimdeki değerleri. Fırtınalar kopsa da yüreğimde, yağsa da hüzünler üzerime yılmayacağım bekleyeceğim olgunlaşsın diye meyvelerim.
Gündemde kara bulutlar var, hüzün ve umutsuzluk aşılamayacak esen rüzğar yüreğime.
Size bir soru; beyhude mi bekleyişim, pes mi etmeli yüreğim, yoksa karanlık da olsa yola devam mı etmeliyim?
Işığım olacak mısınız?
Yoksa sürüklenmeli mi ümitlerim zaman gelgitinde?
Cevap bekliyorum. Sessiz mi kalacaksınız? Suskunluğunuzda bir cevaptır aslında anlayana.
Küçücük bir tohumum ben lüften beklemeyin daha fazla, ekin beni toprağa.
Bu küçük ellerimle sarılmak istiyorum hayata. Benim yaşamım, ümitlerim, yapabileceklerim, her şey sizin elinizde aslında.
Canan Ödeyen
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘dağlara’ sesleniyorum
Seslenmek mi? Bu dünyada pek işe yaramıyor olsa gerek, hatta hiç. Belki de benim içinde bulunduğum dünya farklıdır he.. Ne dersiniz?
Hangimiz nereye, kime seslendikte istediğimiz oldu ki? Yoksa hergün ekranlarda açız diye bağıranlar artık doydu mu? Öğrenciler artık ÖSS’ye girmiyor mu? Ya da her 23 Nisan’da “Amca bizim oralarda hiç bayram olmuyor.” diye seslenen çocuğun ülkesindeki savaş mı bitti? Eh.. Bu gazla gidersek ne dünyada küresel ısınma diye bir şey kalır, ne de bizde ses…
Bana öyle geliyor ki bir yerlerde temassızlık var, ya da mikroçipler arızalı; Çünkü o ya da onlar ne beni duyuyor ne de bizi… Sizi dinleyen siz, bizi dinleyen ise yalnızca biz.
O yüzdendir ki ben seslenmiyorum ona, buna, şuna ya da onlara… Seslenişim sadece dağlara…
Bir genç olarak dağlara sesleniyorum, gelen yankıda kendimi dinliyor ve hiç olmazsa bir dinleyen var diyorum.
Hüsnü Ahmet Tozlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘güneşin doğuşunu bekleyen yüreğime’ sesleniyorum
Bir sessizliğe bürünmüş; bebek gülüşü kadar tatlı, ağlayışı kadar hüzünlü, yarınlar kadar umutlu, sevgi kadar bağımlı, aşk kadar cesur, inanç kadar temiz ve ebedi yüreğim… Dilim lal olmadan, kalp atışlarım göğsümü yarıp çıkmadan dinle beni.
Rollerini en iyi şekilde oynamaya çalışıyor insanlar. Mutlaka birgün son bölümü yayınlanacak. Gönül isterki bu hayat dizisinin son bölümü, şimdilerde televizyon ekranlarından seyrettiğimiz gibi güzel, mutlu, huzurlu bitirebilsek. Mevsimleri aynı gün içinde ayrı ayrı köşelerde yaşıyoruz. Ağlama artık yüreğim… Başörtümüzü başımızda koymayanlar, Kuran-ı Kerim kitabımıza, namazımıza dil uzatanlar, dinimizi istismar edenler ve saptırmaya çalışanlar hatalarını mutlaka anlayacaklar. Unutma hayat birgün son bulacak. Umut etmeye son nefesimizi verene kadar devam edeceğiz.
Yardım etmenin, paylaşmanın, iyi dileklerde bulunmanın tadını alacağız ve bırakamayacağız. Özür dilemesini de, teşekkür etmesini de, başarıların devamını dilemesini de öğreneceğiz. Benliğimize yerleşmeye çalışan bencillik, kıskançlık, nefret gibi kötü huylara ve alışkanlıklara izin vermeyeceğiz. Sevmenin hazzına varıp nefsimizede şeytanada karşı durmayı bileceğiz. Başkalarının eksiklerini görmekten vazgeçip başarılarını ve marifetlerini görmeye başlayacağız. Gözyaşımızı akıtmaya çalışanlar, kardeşi kardeşe kıydıranlar, düşmanlığı yaymaya çalışanlar gün gelecek hatalarını anlayacaklar çok pişman olup doğru yolu bulacaklar.
Dua ile başlayacak, dua ile yaşayacak güç bulacak yüreklerimiz… Umut yolculuğu devam ederken yağmuru da, rüzgarı da, karı da, doluyu da seveceğiz. Bebekleri, çoçukları sevgiyle bütünleştirip kardeşliği bütün güzelliği ile yaşayacağız ve yaşatacağız. İnsanlar olarak el ele verip ırk, din, dil ayrımı yapmadan şu yalan dünya dönmeye devam ettiği sürece iyilik güzellik mutluluk huzur için çabalayacağız. İnancımızla bütünleşecek her geçen gün güçleşecek tertemiz kalplerimiz. Sen inanmaktan vazgeçme birgün o bilinmek istenmeyen, gizlenen, başkalarının görmek istemediği karanlığa güneş doğacak. Sen yeter ki umut tohumunu yeşertmeye ve yaşatmaya devam et. Bu ne zaman biteceği belli olmayan uykudan en iyi şekilde uyanmak umuduyla yaralı yüreğim…
Atike Yılmaz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘teknolojiye’ sesleniyorum
Artık kalemle yazı yazmak; arkadaşlarla, eski dostlarla kendi kahvemi kendim pişirip içmek pek mümkün olmuyor sayende.
Biraz daha anlayışlı olmanı istiyorum senden, biraz daha ağır başlı olmanı, adımlarını yavaş yavaş atmanı, en azından benim başımı döndürmemeni… Telefonu verdin elimize bir şey diyemedik, üstelik sevinip uçtuk. Bilgisayarla sevincimizi katladın. Bir zamanlar arabayla dolaşmak ayrıcalıkken, daha da ilerilere gelindiğinde telefonla dışarıdan konuşmak ayrıcalık oldu. Sonraları mesaj yazmayı yarış haline getirenleri de unutmamak gerekir tabi…
Artık hepimizin dizüstü bilgisayarları vardı. Görüntülü konuşmayla konferans yapabiliyorduk, birbirimize çok yakındık madden, manen uzaklaştığımızın farkına varmadan… Dünyamız küçülmüş, küçülmüş ve bir ekran oluvermişti…
Seni kırmak da değil niyetim, kırılmanı istemem tabii. Elbet kendi hazlarını da doyurabilmen, kendi isteklerini de yerine getirmen gerekir. Ama kendini yenilerken geliştirirken, bizleri eskittiğinin farkında değilsin belki… Benim yazdıklarımı kaale alır mısın almaz mısın bilemem tabii…
Dedim ya tek isteğim bizi bu kadar yormaman senden. Hızlı yaşamak zamanımızı daraltıyor, farkında olmasak da biz… Fark etmek istemesek de… Eğer sevgin böyleyse, almayayım ben… Müsaadenle…
İnci Çelik
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’2023’e’ sesleniyorum
Ağır hasarlı bir trafik kazası sonucu 16 Kasım 2008 tarihinde zihnen ve fiilen yaşama veda etti. Ancak kalbi ve bazı organları çalışıyordu. Yani bitkisel hayata girmişti. Ölmüş müydü, yaşıyor muydu kendisi de bir şey bilmiyordu. Ama şunu çok iyi biliyordu ki ölmediyse bir gün mutlaka ama mutlaka gözlerini açacak ve dünyaya “Merhaba dostlarım tatilden geri döndüm” diyecekti. Dediğini yapmakta kararlıydı. Yaşama tekrar geri dönebilmek için sürekli savaşıyordu ve bir gün…
Bir gün oldu inanılmaz ama gerçeklik payında bir mucize oldu adeta. Gözlerini açtı, kendine geldi ve hep söylemek istediği şeyi söyledi sonunda; “Merhaba dostlarım tatilden geri döndüm” dedi ve hem kendisi hem de çevresindekiler hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Bu ağlama çok farklı bir ağlamaydı. Bu ümitsizliğin değil, senvinçin gözyaşlarıydı.
Bilinci yerindeydi kaza anına kadar olan her şeyi hatırlıyordu. Dostlarını, akrabalarını ve çevresindekilerin çoğunu tanıyabiliyordu. Ancak bu tatil uzun sürmüştü. Çünkü kazadan önce geride bıraktığı dostlarından; çocuk, genç, yaşlı olanlar şimdi genç, orta yaşlı ve ihtiyar olmuştu.
Eve doğru yola koyuldular. Lakin yol üzerinde; bulutlar arasından süzülen kuleler, uçan araçlar ve daha birçok yenilik. İçinden “Sen bu tatili çok uzattın galiba. Ülkem öyle gelişmiş ki, öyle modern, öylesine medeni bir Ülke olmuş.
Gezdikçe ve konuştukça aklında onlarda soru oluşuyordu. Dayanamadı ve hayata gözlerini açtığı günün tarihini sordu. Aldığı cevap “23 Nisan 2023” oldu.
“Evet, yapabiliriz” dedi Obama ve yaptı. Biz neden yapamayalım. Bizlerde 2023 yılında ülkemizi; çağdaş, modern, medeniyetli, demokratik, özgürlükçü, destekleyici, girişimci, güçlü.. bir ülke neden yapamayalım? Obama’dan neyimiz eksik? 2023 yılı buna hazır ve o günü sabırsızlıkla bekleyecek. Bizler ise yeterince hataların olduğu geçmişimizden dersler çıkarıp, geleceğe yeni açılımlar kazandırmalıyız. Bunu başarmak için bir sinerji yaratmalıyız. Bundan sonra ülkemiz gelişmekte olan değil, gelişmiş bir ülke olarak kayıtlara geçecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 100. yıldönümünde, Atatürk’ün söylemiş olduğu “muhasır medeniyetler üstü” bir ülke inşa edebiliriz.
İslam Aksoy
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘yüreğime’ sesleniyorum
Kaç korkaklığa, pişmanlığa, ayrılıklara ve kaç hasrete dayanırsın yüreğim? Dostun, sırdaşın, çocukluğun, masumluğun, hayallerin, diğer yarın dizlerinde hayata kapatıyor gözlerini, gözlerinden akan yaşlar yıkıyor bedenini, toprak atıyorlar üstüne nefessiz kalıyorsun yüreğim. Tutmak için ellerini uzatıyorsun bir avuç toprak avuçluyor ellerin, ‘şimdi açar gözlerini’ diyorsun sözler tükeniyor, bakışlar donuklaşıyor. Canından can kopuyor diğer yarın gidiyor dayanır mısın yüreğim? Hasretine kanarda çığlıklarını susturur musun? Çaresizlikte biriken isyanlarını nasıl dizginlersin? Bir yarını daha kaybetmenin korkusuna ne kadar dayanırsın?
Yarin gözlerinde vazgeçersin yarinden, yarım kalan aşkın son nefesleri boşlukta biter de sen yine susar mısın yüreğim? Aitsizliğin her sokak başında seni beklerken, pişmanlıklar ceplerine dolarken bu korkak halinle hangi şehir kıyısına kabul eder seni? Ah yüreğim ah toprak altında kalan diğer yarının hasreti, yarinin özlemi çökerde omuzlarına kapanırsın dizlerin üstüne, kırılır kolun kanadın yanarsında zehrini içine mi akıtırsın, cümlelerinin katili olup yine mi susarsın?
Sana sesleniyorum yüreğim; dayandıysan bunca hasrete, korkaklığa, pişmanlığa, ayrılıklara ya da dayanıyormuş süsü verdiysen al işte yüreğim yalnızlığını… Yalnızlığıma da dayan ya da dayanmış süsü ver.
Hasibe Çoşkun
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘insanoğluna’ sesleniyorum
Küçücük yavrusunu doğmadan öldüren anneye, oğlunu bir kere bile öpmemiş babaya, öğrenci ayrımı yapan öğretmene, hastasını bir an önce defetmek isteyen doktora ve daha nice vatandaşa sesimin yettiği kadar haykırıyorum.
Başını iki elinin arasına al ve düşün. Sevgi, merhamet, iyi niyet, güleryüz gibi insanlığın temel taşlarını nerde bıraktın? Yoksa hayatın karmaşası karşısında dipsiz bir kuyuya mı attın? Kuyunun derinliklerindeki sana seslenen sese hiç aldırış etmeden yaşayabileceğini mi sanıyorsun, yanılıyosun. Sen onlarsız yapamazsın. Sen bu dünyadaki en güzel varlıksın. Eğer güzel bir ahlakı kenara itiyorsan iskeletinin ne ehemmiyeti var. İnsanı insan yapan ruhundaki bercestedir. Özündeki insani değerleri keşfedip dışarıya çıkarırsan hayat daha yaşanabilir mekan olur. Şu kısacık ömrümüzü beraber, güzel yaşamaya değmez mi? Her gün aynaya baktığında kendinle ve çevrenle mutluluğun doruğuna çıkmış olmanın hazzını yaşamak her şeye değer sanırım. Atalarımızın yıllar önce ektiği fedakarlık, inanç ve sevgi tohumlarını yeşertmek bizim görevimiz.
Kardeşim, abim, ablam, amcam, teyzem, ninem, dedem güzel bir dünya için güzel bir insanlığa davet ediyorum sizi.
Şeyma Özal
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘duru yüreklilere’ sesleniyorum
Daha çok yolum var. Yaptığım planlarım, değiştirilemez prensiplerim, vazgeçilmez tutkularım var. Yapmak istediğim ne çok şey var…
Söyleyemediğim şeyler boğazımda düğüm düğüm olmamış henüz, ‘keşke’lere sahip olmamışım hiç, geriye dönüp bakmamışım, çok mutsuz olmamışım, hayallerim yıkılmamış, rüyalarım renk renk, çiçek çiçek… Daha yolun başındayım derler ya, aynen öyle…
İnandığım doğrularım değişmedi, sevdiğim şarkıların yalan olmasına çok zaman var, şiirler buharlaşıp uçmadı henüz, ruhumda filizlenen cümlelerim yazılmadı daha… Söylenmesi gereken şeyler bitmedi.
Kavak yelleri esmekte, denizler dalgalı, hayat zorlu… Uzaklara dalıp dalıp gitme vakti gelmedi henüz. Akıl rafta, yürek haykırmakta şimdi…
Büyük acılarım yok daha, gözyaşlarım dolu dolu olmamış hiç.. Hayatı doya doya, dolu dolu yaşama çabasındayım bitebilir telaşında…
Gülümsememin ayıp karşılanacağı vakte çok var, bolca yanlışım var skor tahtasının bana ayrılan bölümünde, yüreğimin götürdüğü yere doğru aldım başımı gitmekteyim…
Başkaları için yaşamama çok zaman var daha, bir kaşık suda değilim şimdi, okyanusta boğulmama uğraşındayım. Kendi ayaklarım üzerinde durma hevesi halinde süzülmekteyim…
Dinleyeceğim müzikler, okuyacağım kitaplar, yazacak cümlelerim var benim… Kurallarım, görünmez sınırlarım yok henüz..
Yıldızlar var gözlerimde, ışıl ışıl… ‘Önce’lerim pek umurumda değil, ‘sonra’larım yok şimdi…
Bir yerinden tutmamışım hayatın, tam dünyanın merkezinde oturmaktayım…
Gelecek zamanlı cümlelerim dolu dolu… Yaşayacağım, göreceğim daha, neler neler gelecek başıma…
Endişelerim sarmamış aklımın dört bir yanını, şüphelerle tanışmamış ruhum… Safça belki, güvenmişim beni sevenlere, umduğum dağlara kar yağmasına daha zaman var…
Aşkın ayağımı yerden kesmesine, sevginin beni ehlileştirmesine vakit var…
Her şey sırayla, herkesin başına geldiği gibi gelecek. Yaşayacağım, yeni kararlar alacağım, önce yetişkin olacak, sonra yaşlanacağım…
Ama şimdi gencim, tüm engelleri aşabildiğim, her şeyi çok düşünüp fazla üzülmediğim yaşlardayım… Merakım var her şeye, keşfetmenin lazım geldiği zamandayım…
Bırakın, yaşayayım…
Melek Nur Erkoç
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘gazete ve kitap okumayan gençlere’ sesleniyorum
Gazete ve kitap okumayan gençlere sesleniyorum sadece!
“Ağaç yaş iken eğilirmiş” atasözünü bilmeyeniniz yoktur. İlkokula başladığımızda o soğuk sıraların tadına alışmaya çalışırkenden beri duymaya başlarız. Bazılarımız için daha da erken başlamış olabilir tabii bu süreç. Bu atasözünün gerçekliğine inanarak “sadece gençlere!” dedim.
Okumanın tadını geç farketmiş bir insan olarak sözlerimin üzerinizdeki tesiri hangi boyutta olur kestiremiyorum… Yine de -kalemimle birlikte- görmezden gelemeyeceğiz böyle önemli bir konuyu. Kaybolan yıllarımda var sizin aranızda! Şu an yanımda ise kaybolmasını istemediğim anlar…
Gazete ve kitap dedim! Gazeteyi kitaptan önce zikrettim! Çünkü bir insan kocaman günün içinde beş dakikasını gazetenin sadece başlıklarına göz atmak için bile ayıramıyorsa, kitaba ayıracak beş dakikaları hiç yoktur.
Gazete okumak, kitap okuma alışkanlığı kazanmak için ilk adım bence. Kitapların o kocaman dünyasına geçiş için ise bir koridor hükmünde. Harflerle kurulan bir dünya… Sadece size özel! Bu dünyayı oluşturan fikirler ise çok önemli. Bu yüzden beslendiğiniz kaynaklar size özel o dünyaya ters olmamalı. Çünkü hiçbirisi yok olmuyor okuduklarımızın. Depolanıyor bilinçaltımızda. Ve hayallerimize, düşüncelerimize, hareketlerimize dökülüyorlar yavaş yavaş.
Kitap okurken, özellikle bu bir romansa, kendinizi oradaki bir kahramana benzettiğiniz çok olur. Onunla ortak yönler bulur, onun hissettiklerini hissettiklerinize benzetip birden olayın içine dahil oluverirsiniz. Diğer kişilerin kendinizi benzettiğiniz kişi hakkında neler düşündüğünü öğrenirsiniz satırlar arasında. Empati yeteneğiniz gelişir.
Okuduğunuz hangi tür kitap olursa olsun siz onunla bir bağ kurarsınız kimsenin görmediği… Onu hayatınızın bir parçası haline getirirsiniz. En vefalı dost olabilir kitaplar sizin için. Tabii siz de ister ve ona vefa gösterirseniz…
Bir kitapçıya gidin hemen ve kendinizi en yakın hissettiğiniz kitabı alın. Dakikalar geçse de kitapçıda, hangisini alsam diye ikilemde de kalsanız, en son parasını ödeyip dükkândan çıkınca ona başlamak için nasıl bir heyecan duyacağınızı anlatamam! Bu duyguları çok görmeyin kendinize. En güvenilir dostluğu daha fazla geciktirmemek ümidi ile…
Hatice Sevde Gencer
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘YÖK’e’ sesleniyorum
Değişen dünya ve şartlar karşısında ayakta kalabilmenin tek şartı vardır; üretkenlik. Bu zamana kadar dünya devletleri arasında ipi elinde bulunduranlar hep üreten ve ürettikleriyle varlığını ispatlayan devletler olmuştur. Tüm bunları gözden geçirdikten sonra, size üç soru sormak istiyorum. Birincisi; biz üniversitelerimizde ne kadar üretiyoruz? İkincisi; üniversitelerde üretkenliği ne kadar teşvik ediyoruz? Son olarak da; yerleştirme sınavlarında üretkenliğe ne kadar önem veriyoruz?
Batıdaki üniversiteler üretim için vardır. Örneğin, Almanya’da bir fabrika kurulacaksa bunun plan, proje ve uygulamalarında öncelikle üniversitelerden çok büyük destek alınır. Biz ise yabancı bir firmaya ihaleye vermek zorunda kalıyoruz. Sonrasında da hem kurulum parası ödüyoruz hem de her yıl eğitim ve kontrol için geldiklerinde milyarlarımızı alıp gidiyorlar. Biz bilimde dünyada ilk yirmilerde yer alırken neden üretimde doksanlı sıralarda yer alıyoruz? Oysa son yapılan araştırmalara göre belki burada fırsat bulamadıkları için yurtdışında çalışan yaklaşık dokuz bin Türk asıllı profesörümüz bulunmaktadır.
Akademik çalışmalarda bütün her şey İngilizce olarak yayınlanıp hatta yabancı dilde olduğu için teşvikler ödenirken bu yayınların biraz da topluma fayda sağlayacak şekilde de yayınlanması gerekmez mi? Bence %90’ı halkın vergisiyle çalışmalarını sürdüren akademisyenlerimizin toplum için de bir şeyler üretmesinin teşvik edilmesi gerekiyor.
Bunca yıl üniversitelerde eğitim görüyoruz, sonrasında ise aldığımız eğitimle hiç alakası olmayan bilgilerle bizi sınava tabi tutup ondan aldığımız puana göre yerleştiriyorsunuz. Hatta böyle yaparak bize yıllarca öğretmeye çalıştığınız bilgilerle de ters düştüğünüzün farkında mısınız, bilmiyorum.
Bu ülke insanı yıllardır üniversitelerde köklü bir değişimi beklemektedir. Belki böylece, artık tüketim toplumu olmaktan kurtulup, üretim toplumu haline gelebileceğiz. Artık bu işe hep birlikte el atalım ve yetmiş milyon nüfusumuzla tüketim toplumu olarak, değil üretim toplumu olduğumuz için gurur duyalım. Sizce de öyle değil mi?
Ahmet Salih Sarıkaya
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘geçmişinin farkında olmayan bilinçizsiz türk gençliğine’ sesleniyorum
Ne büyük sıkıntılar çekilerek kazanılmış kutsal topraklarda yaşıyoruz ki hiçbir zaman bunun gerçek kıymetini bildiğimize inanmıyorum. Bunu da her şeyi hazır bulmamamıza bağlıyorum. Tarih derslerimizde her ne kadar anlatılsa da bire bir yaşanmadığı için söylenenler sadece sözden ibaret kalıyor.
Peygamberimiz döneminde Bedir ve Uhûd savaşlarında başlayan bu durum Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk döneminde Kurtuluş savaşımız ve başlı başına bir destan olan 18 Mart 1915 Çanakkale zaferiyle devam etmiştir.
Her defasında anlatıldığın da benim gözlerimi yaşartan iki önemli olay var tarihimizde: birincisi Kurtuluş savaşında ki askerlerin yemek listeleri, ikincisi ise; Kurtuluş savaşındaki bir bayanın üşüyen küçük çocuğun üzerindeki battaniyeyi alıp mermilerin üzerini örtmesi ve çoçuk bir daha bulunur fakat vatan bulunmaz sözleri.
Arkadaşlarımdan tek isteğim yaşanılanları sözde değil biraz da özünde yaşamaları. Bir şehit haberi aldığımızda ya da anma törenleri olduğunda üzüntümüz sadece o güne özel olmamalı. Çünkü hayatın sorunları bizi gerçek değerlerden uzaklaştırıyor.
Zamanımızın değerini bilmek istiyorsak lütfen biraz da geçmişimize bakalım.
Emine Solmaz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘diyalog istemeyenlere’ sesleniyorum
Başta kendime sesleniyorum daha ne kadar koşmayacaksın zorda kalmışların borçluların yardımına, çağın afetlerinden kurtulup duyarlı olan ve sorgulayan biri olmana ne kadar kaldı, niçin sende şu ahir zamanda oluşacak gül bahçesinde bir tohum olmayasın, niçin anlamayasın bilinçlenmeyi ve hakkını aramayı kimsenin gönlünü kırmadan insanları anlamayı.
Sonra devlete sesleniyorum neden sadece ve sadece vatandaşlarım en iyi refah ve eğitim düzeyini yakalasın diye uğraşmıyorsun ya da uğraşıyorsan neden insanlar bu kadar şikâyetçi?
Sonra şikâyetçilere sesleniyorum neden meşru dairede kalmayıp bu kadar izansız ve mesnetsiz eleştiriyorsunuz kimden çıkarınız var?
Sonra çıkarı olanlara sesleniyorum dünya nimetlerinin geçici olduğunu ve bir vakte kadar olduğunu bilmiyor musunuz ya da size anlatılmadı mı?
Anlatmayanlara sesleniyorum o kadar biliyorsunuz da neden paylaşmıyorsunuz yanınıza kar mı kalacak anlatmadıklarınız sanıyorsunuz?
Peki, neden paylaşmıyoruz hayatımızı kardeşlerimizle sevdiklerimizle hocamızla çevremizdekilerle neden hep susup içimize atıyoruz evet söz gümüşse sukut altındır ama neden sözlerimiz bu kadar kırıcı ve itici geliyor insanlara çünkü biri dürtüyor değil mi, şeytana sesleniyorum biliyorum senin sonun ancak kıyamette ama bari bırak şu birbirini anlamak istemeyenlerin peşini.
Birbirini anlamayanlar, anlayamayanlar, az anlayanlar, yanlış anlayanlar, doğru anlayıp yanlış uygulayanlar neden olmasın hala vaktimiz varsa neden olmasın?
Belki ben anlatamadım ama anlatabilecekler için…
Mücahit Ocakhanoğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘sessizliğe’ sesleniyorum
Olgunluk alameti olarak bilinen sessizlik; olanı biteni kabullenip, tepki gücünü kendinde bulamayışlık mıdır, içine atma eylemi midir yoksa soğukkanlılık ya da vurdumduymazlık mıdır, tam olarak kestiremesem de, kestirebildiğim sessizliğin keyfiyetinin her kişide farklı okunabildiğidir. Kimi zaman çaresizliktir okunan, kimi zaman güvensizlik, kimi zaman da biraz daha sabır ve sessizliği bozma sırasının kendisine gelmesini bekleme..
Üniversite okumanın en büyük getirisi ne iştir, ne bilgidir aslında. En büyük getirisi ‘sessizliği bozma sanatı’nın öğretilmesidir. Ama ne büyük çelişkidir ki, bizlere daha İLK derslerden hocasına göre konuşulması gerektiği öğretilir daha genç yaşta daha yeni adım atmışken üniversiteye. Hem de bizzat hoca tarafından! Hem de ağzını açmaya kalkmadan, bir daha da açma cesaretini bulamayacağın şekilde, şöyle bir süzülüp, niyet okumasından sonra, bizzat ‘sus!’turularak! Yani sessizlik labaratuarıdır artık okullarımız. Ne mutlu bize ki sadece teorik değildir aldığımız bu ders, uygulamalı olarak ta gösterilmektedir. Ve içimize iyice işletilmiştir artık sessizlik! Sonra sessiz çığlıklar! Sesin olmadığı sessiz mekanlarda..
Düşünüyorum..Sesimizin çıkabilmesi için illa ki o kürsüye sahip olmak mı gerekir? Özgür düşünce ve ifade edebilme platformu olan üniversitelerde söylememize fırsat verilmeyenleri sanal ortamlara usulsüzce kusmak mıdır çözüm? Sessiz çoğunluktan ola ki birinin çıtının duyulması karşısında ‘kes sesini!’ diyerek, ses tonlarında bile üstüne basa basa baskıyı hissettirenlerin zihniyetine karşılık, ‘kes sessizliğini!’ diyerek susanları konuşmaya teşvik etmek mi? Yoksa buna da şükür diyerek küçük fırsatları değerlendirip-burada olduğu gibi- sessizliğe seslenmek mi?
Belki de şimdilerde, bir genç olarak bize düşen aktif bir sabırla susturulmanın öğretildiği okumuş bireyler olarak çalışmanın yanında az daha sabır ve gayret! Aksi takdirde ne biz fark edebiliriz çağın faklılığını ne de bu farkı fark ettirebiliriz insanlığa..Çıkan ses de gürültüden öteye gidemez bu durumda.. Ve bize kalansa bir eylem adı, bir devrim sancısı, bir kuşak hareketinin arta kalan acısı…
Rukiye Kaya
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘çiçeklerin dilinden insanlığa’ sesleniyorum
Ey insanlık! Diyorum size var mıdır bir bitkinin ağzı konuşsun, ayağı var mıdır ki yürüsün ,kolları var mıdır ki hareket etsin. Biliyoruz ki ne yürümeye ayağı ne hareket etmeye kolları ne de konuşmaya ağzı vardır. Bitkiler insanlar gibi bunları yapamasa bile duygularını en güzel şekilde ifade etmeye çalışan büyüyüp saksılarda, bahçelerde güzel görünmeyi amaçlayan insanların bir bakışta gönlünü fethedecek, duygularının simgeliğini ifade eden sembollerdir. Tıpkı papatya bahçelerindeki papatyalar gibi. Onlar da hayatı kendilerine göre sembolleştirmişlerdir aslında. Her bir yaprağına seviyorum sevmiyorum seni dercesine tek tek koparılıp atılan yapraklar misali.
Dayanabilir misiniz peki ey insanlık! Her zorluğun üstesinden gelip, kötü birşeylerin olduğunu bilsek bile iyi olacak diyebilir miyiz? Savaşabilir miyiz hayatla bize yapılan her hatanın karşısında durabilir miyiz? Yağan karın altında saatlerce bekleyip donabilir miyiz ya da donmak için çabalayabilir miyiz? Kardelen bunu başardı. Soğuk demedi, kar demedi. Bir gün üzerine basılıp yok olacağını bilse bile büyümek insanlara merhaba demek için tüm zorluklara katlanmaya çalıştı. Görüyoruz işte kim katlanır bu kardelen gibi hayata, kim sabredebilir bu kadar büyümek için hayata. Zor çok zor.
Hastane bahçesinde açan o kardelen gibi kim dik durabilir hastane köşelerinde hastalığına rağmen ayakta. İşte görüyoruz bazen ezip geçtiğimiz her çiçeğin insandan daha çok yaşama mücadelesi verdiğini.
Kim istemez büyümeyi, olgunlaşmayı medet ummadan yaşamayı, kendi ayakları üzerinde durabilmeyi sana bebekliğinden olgunluğuna kadar bakan insanların değerinin karşılığını vermeyi kim istemez. İstersin hatta daha fazlasını ister her an istediğin şeyin olmasını çevrendekilerin sana karışmamasını her aldığına güzel denmesini istercesine büyümeyi beklersin. Tıpkı kauçuk çiçeğinin büyümeyi beklemesi gibi. Bu çiçek ki büyümesi zaman ister, bakım ister. İlgi ister, sabır ister. Büyüdüğün de ise ona verilen değerin karşılığını vermek için büyük çaba gösterir ve büyür hayata merhaba demiştir. İstediği an güzel açıp dalında güzel durabilir, istediği an dallarını büküp hayata merhaba demekten vazgeçercesine çürümeye başlayabilir.
Bilebiliyorsun değil mi! İnsanların sadece karada yaşadığını balıkların denizlerde kalacağını kısa süreliğine bile olsa balıkların insanların yerine insanların balıkların yerine geçtiğini düşünsen ne çok insan ve balığın hayatının gözünün önünden film şeridi gibi akıp gideceğini. Görüyoruz işte doğa öyle yaratılmış ki yaşadığın yeri değiştirdiğinde tekrar büyümek için şans tanınmayacak sana. Tıpkı nergis çiçeği gibi. Bu çiçek ki kendini çok yakışıklı bulan bir prensin her gün göle giderek suya bakıp bakıp kendinin çok yakışıklı olduğunu dile getirirken göle düşmesi üzerine gölde büyüyen deniz çiçeğidir o. Hiç gördünüz mü peki siz suların içinde yaşayan nergisin katayada çıktığı ana yaşayabildiğini o deniz içerisinde göründüğü güzerlliğin karada da olabileceğini. Dikildiği an karaya elveda diyecek hayata, güzel görünmeye çalışan insanlara.
Sevebilirsiniz çok ama çok. Sevdiğinizi bir türlü dile getiremezsiniz hayran olduğunuz sevgiliye. Ona onu kendinden daha çok sevdiğini, çok değer verdiğini anlatamazsın. Bir gün ona onun kadar güzel bir çiçek vermek istersin. Çiçeği eline aldığında sen daha söylemeden senin onu sevdiğini anlatacak kadar mükemmel olmasını istersin. Çok düşünürsün çiçekler içinden seçtiğin harika bir gülü alıp yanına gitmek istersin. O aldığın gül sevenin sevgisinin sende olduğunu ifade edebilen en nadir çiçeklerden biridir. O çiçek ki eline alındığında birçok ifadeler anlatan, baktıkça içini ferahlatacak kadar duruşu olan, kokladıkça tıkanan burnunun bile açılacağı ve harika kokuyu içine çekercesine koklamak istediğin kadar güzel kokusu olan seni etkisi altına alıp sürükleyebilen çiçektir o.
İşte böyledir hayat. Her baktığında farklı anlamlar çıkarabilmedir. Çıkardığın anlamları hayatına aksettirip uygulayabilmedir. Artık siz de dikkat edin her çiçeğin, bitkinin dalını koparırken, üzerine basarken insana nasıl davranılmasını isterseniz öyle dikkat ederek hareket edin.
Kübra Mert
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Ergenekonculara’ sesleniyorum
Kimi NATO üyeliğimiz ile memlekete sızdığınızı söyler, İttihat ve Terakki’den başlatır kimisi kronolojinizi. Ben üç asırdır milletin ensesine kene gibi yapıştığınızı düşünüyorum. Kanımızı emdikçe palazlandınız, palazlandıkça daha çok kemirdiniz benliğimizi…
Çatırdayan bir imparatorluğu omuzlayıp 33 yıl ayakta tutan Abdülhamit’i “Kızıl Sultan” diye yaftaladınız, milleti köküne küstürmek için… Menfaatiniz icabı saray basıp hükümdarı alaşağı ettiğinizi bile biliriz…
Kanıyla, canıyla, duvaklı gelini, darülfünunlu delikanlılarıyla yedi düvele “Bu memleket sizin değil, bizim!” diyenlere Sevr’i kabul ettiremeyince kudurdunuz.
Milli Mücadele’yi yapan ana kadroyu binbir oyun ve komplolarla pasifize edip M.Kemal’in etrafında “milleti tarihinden ve kültüründen” koparacak bir güruh oluşturdunuz. Halkı adam yerine koymayan bir halkçı parti vücuda getirdiniz ve parti halktan uzaklaştıkça siz halkı hizaya çektiniz. Çeyrek asır tek parti ile memleketin idaresine demir attınız.
Millet kendi seçtiklerini meclise gönderince de geleceğimizi önce Yassıada’ya hapsettiniz. Sanık sandalyesine halkı, kendinizi hâkim koltuğuna oturttunuz. Sonra memleketi mezbahaneye çevirdiniz. 11 Eylül’e kadar oluk oluk akan kan 12 Eylül sabahı bıçakla kesilmiş gibi durunca anladık tezgâhınızı ama iş işten geçmiş tankı alan Üsküdar’ı geçmiş, iktidara kurulmuştu.
Alevi’yi Sünni’ye Kürt’ü Türk’e kırdırmak için binbir takla attınız. Madımak’ı ateşe verdiniz, Kürt önde gelenlerini sürgün ettiniz. Bunlarla emellerinize ulaşamayınca Diyarbakır Cezaevi’nde akıl almaz işkencelerle milleti devlete nefret ettirdiniz. Kin ve intikam arzusu yüklediğiniz memleket evlatlarına PKK’yı adres gösterdiniz.
Aczmendiler, Fadime Şahinler, Ali Kalkancılar sürdünüz piyasaya… Müslüman’a İslam’ı mürteci tanıtıp 28 Şubat’ının soğuğunda postmodern çıkışınızla kanları dondurdunuz.
Bu saltanatınızın ebedi süreceğini düşünüyordunuz ama yanıldınız! Adam yerine koymadığınız millet sizi tanımaya başladı. Tekin olmayan Muzafferleriniz, milletin kanına girmekten yılmayan Oktaylarınız, Jitemci Albaylarınız, fişçi proflarınız emekli paşalarınız bir bir ifşa olunca oyunlarınız tutmaz oldu.
Ne demişler; “gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü huyu vardır!”
Devir değişti beyler!
“Veli küçük ama Allah büyük!” diyen ağzı dualı ninelerimiz,
Evlad-u iyalini feda edecek kadar gözü kara savcılarımız.
Ve memleketin idaresine talip “milletin evlatları” gençlerimiz var artık!
Artık demir almak gününüz geldi bu limandan, uğurlar ola…
Reha Ruhavioğlu
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘umutsuzlara’ sesleniyorum
Yaşam bir oyun. Buradaysan oynaman gerekir. Oyuna ara veremezsin, sürekli devam etmek zorundasın. Sen ölmedikten sonra bu oyun asla bitmez. Doğru olanı yaşamak için çabalamanın seni yorduğunu düşünsen de; mücadeleyi bıraktığında daha fazla zarar göreceğini fark et. Sahipsiz olmadığını, buraya başıboş gönderilmediğini, düşününce anlayacaksın. Yaşadıklarını iyi ya da kötü diye sınıflandırmaktan vazgeçmelisin. Bunun,gerçekten hangi kategoride olduğunu her şeyin Hakim’i bilir. Senin gözünden karmaşık görünenlerin aslında yerli yerinde olduğunu mükemmel düzeni idrak etmeye başladığında fark edersin. Hayata dair soruların varsa acıları da kabullenmişsin demektir. Sorgulama yolculuğuna karar vermek, bilmenin getireceği ızdırapları göze almış olmayı gerektirir.
Kendini sevmezsin çoğu zaman, nefret edersin aynadaki senden. Unutma! Kendini inkar etsen bile hep orada olacaksın, varsın, işte ordasın… Kendinden kaçamazsın. Nereye gidersen git, o aynadaki hep seninle gelecek, ona sahip çık, yalnız bırakma onu yabanda. Kötü olduğunda yaptıklarını kendine yakıştırmazsın; yakışanı yapabilme kabiliyetinin de sende olduğunu bile bile… Bazı huylarını istemediğin halde değiştirmeyi de düşünmezsin. Zor gelir doğru olanı yapmak…
Hedeflerini belirle ve inançla çalış. Hedefler Yaradan’a verilmiş en ciddi dilekçelerdir. Hedeflediğini yürekten istemelisin, hedefler seni harekete geçirmeli. Hiç zaman kaybetme, arkana bile bakma. Yaşadıklarından anında ders al ve geçmiş diye adlandırılanın artık geçtiğinin farkına var. Her şey bittikten sonra ders alırım ümidiyle geçmişi kurcalayıp durma. Kal ve karanlıkların içinden kendini kurtar. Gecenin en koyu olduğu zamanın sabaha en yakın an olduğunu unutma. Karanlıkları dikkatle incele. Düzensizlikler seni ümitsizliğe sevketmesin. Onları gün ışığını püskürt.
Cesaretli ol, kendi kendini küçültme. Dünyanın düzeni böyle. Uyduruk sorunlar büyüyor sen küçülünce…
Ay Aydan
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘minibüs kültürüne’ sesleniyorum
Adam neden minibüsü sever ki? Yerleşik otobüs hatları, hatta metro rayları ve hatta tramvay yolları varken.
Minibüsleri neden seviyorsunuz söyleyeyim mi? Ama “Banane, banane, ben minibüsleri sevmiyorum ki”cilik oynamayalım. Mesela Çingeneler de size itici geliyordu ama Çingeneler Zamanı’ndan sonra fikriniz değişti, bakın. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını beynimizin sol lobu sağ lobuna anlattı. Sağ lobu “Burada da mı Ziya,” dedi. Yılın derbisindeki hatalı pozisyon çok konuşuldu. Ak akçenin kara gün için olduğu hükümet tarafından bizzat bir kara gün stüdyosu kurularak uygulamalı olarak gösterildi. Köprünün altından çok sular aktı diyenlerin su faturaları inceleme altına alınırken çağın vebası susuzluk ve arsızlığın reçetesine damlaya damlaya baraj olur ibaresi kaşelendi. İroniden anlamayan bir nesil işte böyle mahvoldu. Üstünlük ancak yalakalıktadır şiarlı, posmodernitenin kaos soslu kozmosları ile kontrplak bir kombinasyon antlaşması imzalandı. Bir tıkla indirilen şarkılar gönül tellerini sadece bir kere tıklatabildi. Minibüslerde artık Orhan Baba çalmayınca yolcular indi, yolcular bindi. Yolcular bunu hep yapıyordu. Sonra siz çocukken oynadığınız “otobüs, kamyon, minibüs, jip, bip” tekerlemesini hatırladınız. İşte her şey bundan sonra başladı:
Genlerinizde var olan Çiçek Abbas partikülleri sizi hemen hikâyenin orta yerine konuşlandıracaktır. O nasıl minibüstür. O nasıl çiçektir. O nasıl Abbas’tır. Abbas şofördür. Vakit tamamdır. Akşam olmuştur. Malumunuz şimdilerde minibüs kapıları otomatiktir. Keşke o kapılara şöyle allı güllü morlu hoş geldin yazıları modern zamanların mübarek sülüs yazısı kıvamlı graffitileri ile yazılsadır. Neden Çiçek Abbas’ın sevimli bordoya çalan kırmızı minibüsünün yerini bugün buz mavisi ve yahut beter renkli arabalar almak zorundadır? Neden Çiçek Abbas’ın çekik gözlü yakışıklı minibüsünün yerini bugün kanun kaçağı görünümünde burnu kesik arabalar almaktadır? Keşke şöyle farklı sanatkârların yorumlarından oluşan eserlerle süslenseler, zarafetlerini böyle sağlasalar. Düşünsenize rengârenkler, hem açıl susam açıl açılıyor. Sonra binsek onlara, “Kaptan bir öğrenci alır mısın?” desek. Ara sıra yansa balatalar, balatalar yanınca bir iktisatçının not defterinden kayıp otoban türküleri derleyip ekonominin ofsayt pozisyonlarını konuşsak.
Böyledir minibüsler. Ben bir genç olarak minibüs kültürüne sesleniyorum şimdi. Elimde bir megafon peşimde bir yığın minibüs heveslisi. Şu zamanda nasıl iki katlı otobüsler Londra’nın simgesiyse bir projeyle kendini bulacak bu minik mavi devler de şu Stanbul’un simgesi olsun. Minibüsün de bir kültürü vardır. Debriyaj dâhil değil.
Aybala Maya
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘Türk halkına’ sesleniyorum
100 yıl önce başladı her şey. Önce alman hayranı olarak başladık özenmeye. Onlar için, onlara benzemek, onlar gibi olabilmek için girdik 1. Dünya Savaşına. Sonuç hüsrandı. Ama dersimizi almamıştık…
Artarak devam etti Avrupa özentiliğimiz. İstiklal savaşı yapıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Ama biz hala Avrupa’yı izliyorduk. Ne milli marşımızdan, ne gençliğe hitabeden ders aldık ne de dedelerimizin nasihatlerini dinledik. Bir kulağımızdan girip diğer kulağımızdan çıktı gitti. Aslında, belki de vatana, bu vatan uğruna canlarını feda eden dedelerimize, nenelerimize ihanetti bu. Oysa onlar bu vatanı işgal eden “Avrupalılara” karşı koymamışlar mıydı? Yıllar geçti… Artık ne dedelerimizi hatırlıyorduk ne nasihatlerini. Her şey sıradanlaştı. Avrupa özentiliği hayatımıza o kadar çok girdi ki fark edemez olduk.
Eskiden köylerde sadece bir evde olan radyodan alırdık önemli haberleri. Ama zamanla en ücra köylerde bile her evde başköşede bir kutu duruyordu. Önceleri ismi yabancı geldiği için telaffuz edemediğimiz “televizyon” akşam eğlencemiz olmuştu. Sadece televizyon değildi hayatımıza giren; telefon ve bilgisayar da onunla birlikte geldi. Sonra bir şeyi fark ettik. Artık dilimizde tuhaflaşıyordu sanki. Bizi doğurup büyüten insana “ana” gibi içten bir tabir yerine kibar olsun, başkalarına benzeyelim diye “anne”, okul çağına kadar tek arkadaşımız olan “kardaşımıza” “kardeş” diyorduk. Kış mevsiminin vazgeçilmez meyvesi artık “alma” değil elmaydı. Türk kahvesinin 40 yıllık hatrı yoktu artık. Çünkü hayatımıza nescafe girmişti. Sadece bunlar mı daha neler neler… Artık Yeşilçam sinemalarını değil, Avrupalıların pembe dizilerini izliyoruz. Ahmet amcanın bakkalından değil, Avrupalıların süpermarketinden alışveriş yapıyoruz. Akşam oturmalarına gitmiyor, TV karşısında oturuyoruz. Horozlarla beraber değil, gün ortasında kalkıyoruz. Yöremizin türkülerini değil, yabancıların anlamadığımız şarkılarını dinliyoruz. Artık Mehmet amca satış yapamıyor çünkü marka giyiyoruz. Yerli malı haftası bile yapmıyor, yerli malı kullanalım şiirleri okumuyoruz.
Biz hiçbirinin farkında bile değiliz. Belki de çoğumuz daha öncesini hiç görmedik ve göremeyeceğiz. Ama kimin(!) umrunda ki Avrupalılara benziyoruz ya o bize yetmez mi?…
Hümeyra Eryiğit
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ‘kendime ve benim gibilere’ sesleniyorum
Doğum günümde 19’uma değil de 79’uma bastığımı düşünenlerin sayısı bir hayli fazla, o kadar yorgun yani kalbim. Playlistlerde hep hüzünlü şarkılar benim. Hayata karşı bilmem kaç sıfır yeniğim ve maçın 90 dakika olduğunu unutmuşçasına tüm hallerim. İçimdeki ateşleri Misisipi’nin bile söndüremeyeceğini düşünmem belki benim kendi acizliğimden ya da herkes böyle olurdu benim geçtiğim yollardan geçseydi. Bazen diyorum kendime: İstediklerimi elde edemediysem, elde edebildiklerimin hiç mi kıymeti yok? Şüphesiz kafam vücuduma bitişik olmasa unuturdum onu bir yerlerde.
Tüm hayatım geçmişte sanki ya da oraya dönmek ister, bir kare bir ses beni döndürüyor yıllar öncesine. Silip atamadığım geçmişin izleri var her uyandığımda yüzümde. Aynada gördüğüm kişiye sesleniyorum: “Geçmişinin gölgesinde kalma geçmişi gölgende bırak.”. Evet hayat bize bazı çalımlar atmış olabilir ama son kozumuzu oynamadık henüz değil mi? Ne demiş Mehmet Akif :
“Ye’s(ümitsizlik) öyle bir bataktır ki,
Düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı
Bak ne olursun”
Mutluluk beynimizle kalbimiz arasında bir mesele, nereye gidersek gidelim neyle meşgul olursak olalım beynimiz ve kalbimiz bizimle. Ordaki olayı çözmeyi bilmedikten sonra, yok bir anlamı. Küçük Prens’ten bir alıntı ile son verelim… Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez, insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir.
Yonca Yılmaz
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’Ankarama’ sesleniyorum
Oysa ben gözyaşlarımla ıslanıp sana yazılan tüm şiirleri okumak için gelmiştim. Sen Anadolumun kalbiydin binlerce debdebeye maruz kalmış ama hepsinin üstesinden gelmiş nice şairlere ve liderlere ev sahipliği yapmıştın. Hepsine bir ana gibi sahiplenmiş ve onların ideallerini gerçekleştirmek için elinden gelen her şeyi seferber etmeyi iyi bilmişsin. Tıpkı gladyatörler gibiydin, girdiğin her savaşı alır ve alırlığın bütün şehirlerde oluşturduğu enaniyete kapılmadan bir kenara geçip işte mütevazılığin doyma noktası dedirtirdin bize. Ne oldu sana ankaram. Sen ki istanbulların kaldıramayacağı yükü kaldırmış ve başka… Bunların sahiplenmeye cesaret edemediği atalarımıza sen sahiplenmiş bağrına basmıştın. Savaşta bir gladyator gibi savaşır barışta ise bir tecrübe abidesi gibi yerine oturur ve barışlara sadık olmayı çok iyi bilirdin. Söyler misin Ankaram söyler misin sakın bana yaşlandığını mırıldanma sen daha dün gibisin sen yaşlanamazsın hem yaşlılığın sana yakışmadığını sen daha iyi bilirsin at kirlerini üstünden sen bunlara layık değilsin sen bu olamazsın sen ki Mustafaların sahiplendiğisin. Yapabilirsin yapmalısın dersini vermelisin onların bu millet sana güvenipte onları orada barındırıp el üstünde tutuyor. Sayın milletimin sayılamaz vekillerinin konak yeri olamazsın. Biliyorum hepsinin yakasından tutup bütünleştikleri ( halk’a değil ) koltuklarından ayırıp çöplüklerine geri atmalısın. Sana yakışmıyor Ankaram sana hiç yakışmıyor göbeği bir metre önünde giden vekili oldukları milletle değil de maaşını aldıkları koltuklarıyla bütünleşen sayın milletimin sayılamaz vekillerinin saygıdeğer durumda gösterip onlara sahiplenmek. Biliyorum duymuyorsun beni ama biz konuşma özürlüler içimizdeki ızdırabı kalemimizin iniltileriyle seslendirmeye çalışırız ama onu da beceremediğimiz ortada…
Mustafa Fırat
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’bilgisayar programcılarına’ sesleniyorum
Little Miss Sunshine filminin intihara eğilimli, bunalım dayı karakteri filmin bir sahnesinde acı çeken yeğenini teselli etmek için Proust’un bir sözünü söyler. “Mutlu olduğum yıllar boşa geçen zamanlardı, ama acı çektiklerimden çok şey öğrendim.”, türevi bir laf. Yani acı çektiği yıllar olmasa, Proust bir edebiyat devi olamazmış. İşte ben de az önce girdiğim “Algoritma ve Programlama” sınavı olmasa bu yazıyı kaleme alamaz, her halde bilinçsiz mutlu hayatıma iflah olmaz bir Teletubbie neşesiyle devam ederdim. Ancak öyle bir program yazdım ki, yıllar sonra Bill Gates’in kızı olduğum iddiasıyla bu zat-ı muhteremin karşısına çıksam ve elimde bunu belgeleyen bir DNA testi olsa bile Bill Amca yazdığım programı görüp “Nayır! Nolamaz! Benim böyle bir kızım yok!” diye arkasına bakmadan uzaklaşır.
Programlamayı ilk öğrendiğimiz zaman “bilgisayara istediğini yaptırma” gibi bir tanım öğrenmiştik. Sizce de ironik değil mi, zira bilgisayara istediğimiz yaptırdıktan yani ne yapacağını öğrettikten sonra o bize ne yapacağımızı söyler, hayatımızı programlar oluyor “Blackberryim olmadan yaşayamam” gibi manasız cümlelerden, “E-postalarınızı sokakta, tuvalette, restorantta kontrol edebilirsiniz” gibi reklam repliklerine bakarak bu yazılım meretinin başının altından çıkmış icatların bizi nasıl kontrol ettiklerini anlayabiliriz. Hayır tuvalette niçin e-posta kontrol ediyorum ben, biri acilen “Dur! Sakın yapmak üzere olduğu şeyi yapma, az sonra tuvalet taşacak!” içerikli bir mail mi gönderecek? Takip ettiğim kadarıyla teknoloji o kadar da gelişmedi, öyle kanalizasyona bağlı ağlar filan yok. Bu satırları okuyup,”Pes! Nankörlüğün bu kadarı! Hayatı bu kadar kolaylaştıran şeyler böyle geyik malzemesi yapılmaz ki!” diyebilirsiniz. Hatta deyin, ben olsam derdim. Bu yazdıklarımın hepsi kıskançlıktan zaten. Elbette, “Ah ah! Eskiden dumanla haberleşirdik nerde o günler!” gibi nostaljik iç çekmelerim yok ama işte kıskanıyorum, çünkü ben beceremiyorum. Beynimin “bilgisayar programı yazma” odacığı karanlık, en ufak bir loşluk yok, bildiğiniz zifiri. Ben de kedinin ulaşamadığı ciğere attığı asılsız iftiralar gibi, programcılara ve başarılı yazılımlara takılıyorum.
Bilgisayar denen aleti ehlileştirmiş, “Terliğimi getir Bob!” misali bu aleti köpeği yapmış bu zeki insanlar bende kıskançlık soslu hayranlık uyandırıyor. Proust’a, Bill Gates’e ve okurlarıma saygılarımla…
Elif Zeynep Doruk
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’herkese’ sesleniyorum
Şimdi ben burada dursam diyorum. Tam burada, fazla uzağınızda değil. Elimi tutabileceginiz kadar yakın, şüphe götürmeyecek kadar yalın.. Öylece dursam sessiz, mütevazı, tepkisiz. Bütün o boğucu gürültüler hücum etmeye başlasa kulaklarıma, vücuduma. Sözcükler havada uçuşsa, üstüme yapışsa, tepeleme doldursalar içimi sanki ben boş bir havuzmuşum gibi. Kimsem yokmuş gibi, üzerime saldırabileceklerinin düşüncesine sahip olamasalar, olağanca çirkinliklerine bir yenisini daha eklemek için bu kadar çabalamasalar, keşke hiç varlıklarına sahip olamasalar. Hayatımıza öyle izinsiz girdikleri gibi çekip gitseler, gidebilseler, silinebilse mevcudiyetleri.. Varsayalım ki gittiler yine de yitmeyecek görüntüleri, hafızalarda kazılı, akıllarda mıh gibi. Ömrü hayatınız boyunca orada, içinizde, kafanızda hep aynı kelime… Yoldaş gibi, azılı bir düşman gibi, hava gibi, su gibi, derinizin üzerinde,nüfus etmiş hücrelerinize. Şimdi kim dur diyebilecek, kim sahip çıkabilecek bu kimsesiz azınlığa? Yine kimse karşı koyamayacak yapılan haksızlığa. Hakkını arayan bir avuç insan susturulacak yavaşça. Biz yine öyle kalakalacağız sessiz, mütevazı, tepkisiz. Tüm duyularımız alınacak elimizden, benliğimiz bizsiz kalacak, biz kimsesiz. Keşke birileri duyabilseydi bizi, yabana atmasaydı düşüncelerimizi…
Merve Erdil
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’bu ülke için kafa yoran, gece gündüz demeyip zihinlerini zorlayan ‘fikir işçilerine’’ sesleniyorum
Yıllarca bu toprakların fikir babalığını bu ülkeye dışarıdan bakanlar, bizim içimizde doğan ama bizden olmayan fikir üreticisi değil fikir yobazı olanlar yapmıştır. ‘Dışarının’ aynısını bize kopyala- yapıştır mantığı ile dayatmaya çalışmışlar. Bu ülke insanını ya tanımıyorlardı ya da onlar kendilerince bir misyonu gerçekleştiriyorlardı. Öyle veya böyle maalesef misyonlarını gerçekleştirdiler.
Onlar bu ülke insanına tarihini, geçmişini sorgulamadan sadece ona küfür etmeyi öğrettiler. Ancak geçmişe küfür edince aydın olacaklarını zannettiler. Kendi ahlak kurallarımızı, gelenek göreneklerimizi kafadan çıkarıp atmamızı istiyorlardı ve sadece kendi inandıkları fikirler doğruydu ve ülkeye ne gelecekse onu da ancak kendileri getirebilirlerdi; başkaları buna bile acizdi. Onlar bir de buna düşünce özgürlüğü diyorlardı. Onların bu düşünce özgürlüğü kılıflı yobazlığına, dayatmalarına artık tahammül kalmadı.
İşte vaziyet bundan ibarettir; fikir işçilerimize daha da çok iş düşmekte ve seslerini, soluklarını daha fazla kişiye duyurmaları gerekmektedir. Çünkü sorunumuzu çözmesi gerekenler yine bizleriz. Artık diriliş zamanıdır.
Emre Kömek
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’kendime’’ sesleniyorum
1998 senesinde Selçuk Üniversitesi matematik bölümünü kazanıp kayıt yaptırdıktan sonra okula devam etmeyip kaydını dondurmuştun, hakeza eğitim hayatındaki bir hata da çok yüksek bir ortaokul diploma notun varken düz liseye kayıt olmuştun.
Eğitim hayatındaki bu aksaklıklar seni etkilemedi ve sen Selçuk Üniversitesi işletme bölümünü kazandın. Eğitim hayatının bu bittiği dönemlerde herkes yurtdışına giderken sen kazanmış olduğun smmm stajını başlattın ve bir üniversite mezunu olmana bile bakmadan sadece deneyim kazanmak adına 3 sene asgari ücretten düşük bir ücret ile çalışma hayatına atladın.
Çoğu kişinin asla yapmayacağı ki senin de seve seve olmasa da iş deneyimi kazanmak adına o zaman kazanmış olduğun maaşın iki hatta üç katını kazabileceğin işler varken bu işlere girmeyip kendi kişisel gelişimin için muhasebe bürosunda çalıştın.
Şimdi sene 2008, mezun olduğun 2003 senesinden 5 sene geçmiş bu ve dönemde mali müşavirlik ruhsatını almış, yüksek lisans öğrencisi olan ve birçok kişinin çalışmak için can attığı Büyükdere Caddesindeki o yüksek plazaların birisinde çalışıyorsun.
Ve şimdi kendime diyorum ki, iyi ki üç kuruş paraya çalışmışım, iyi ki o an sana iyi gelen ama sürekli o seviyede kalabileceğin işlere girmemişsin. İyi ki kendin olmuşsun ve isteklerinin peşinde koşmuşsun.
Kadir Amarat
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’ruhuma’ sesleniyorum
Bu gece gözümde sakladığım bir damla gözyaşımla izledim seni soğumuş yatağımdan. Beni uyandırmamak için nasıl bedenimden sessizce çıktığını, yaşlı bir bedenin ruhu gibi nasıl omuzlarının çöktüğünü fark ettim ilk kez.
Sana ait o küçük adımlarınla vararak oturdun yine camın önündeki kırık sandalyeye. Sessizdin bu gece, her zamankinden sessiz ve daha hüzünlü. Gözyaşlarının bana inat akmasını izledim usul usul. Sessiz çığlıklarını duydum derinlerden. Sana bu denli acı çektirmesine izin verdiğim için bir kez daha kızdım yüreğime. Ve bir kez daha tövbe ettim yalanlara, bozacağımı bile bile…Umudunu yeşil tutmadığım, seni karanlıklara hapsettiğim için bakamadım yüzüne. Oysa o kadar şeffaf ve masumdun ki…
Derinlemesine nefes aldım. Yapma dedim içimden. Yapma! Benden bu kadar uzak kalma. Sensiz kalınca bedenim nasıl üşüyor bilemezsin. Prangalanmış düşüncelerim ele geçiriveriyor savunmasız bedenimi. Çocukluğumda kanayan dizlerim gibi ne çok acı veriyormuşsun meğer.
Gün doğuyor… Yatağım hala soğuk… Bir şarkı söylüyorum içimden ruha dair ve sen yine vazgeçmiyorsun camın önündeki o kırık sandalyeden.
Sevinç Yıldırım
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’başkalarını taklit etmekten ‘kendi’ olamayan kendime’ sesleniyorum
Hayatın bir su gibi akıp gittiğinin ve durdurmanın imkansız olduğunun, sadece sağına soluna taşlar koyarak, bentler kurarak yön verme şansına sahip olduğumun farkına şu yaşımda vardım… Bununla beraber dönüp geçmişime baktım… ki ne göreyim; benim diye bildiğim hemen herşeyin patenti aslında başkasına aitmiş! Aman Allahım! Peki geçmişimde ben değil de kim veya kimler yaşadı? X’ler, Y’ler… Bilinmeyen şahsiyetler bildiğim sandığım bu bedeni ele geçirmiş, sancağı dikmek üzereydiler ki kabustan uyanır gibi uyandım sahte yaşamımdan.
Her ne kadar “kendi” olma yönündeki bu ara dönem zor olsa da bir çınarın rüzgarlara direnip çınar olduğu gibi ben de ancak böyle “kendi”m olabilirdim. Bir taraftan suyumun yönünü “kendi” yönüme çevirirken bir taraftan da benim sandığım için sağlam gördüğüm yıkılmış, dağılmış bentleri, taşları onarmaya başladım “kendi”me uygun..
Soru sorma, düşündüğünü ifade etme, ne giyeceğine”kendi” karar verme gibi aktifleştirici birçok program yerine, bunların zıttını yüklemiş X, Y Efendiler… Hepsini de Dosya Ekle/Kaldır’dan kaldırdım.. Belki böyle yapmakla işlerimi yavaşlattım ama dedim ya bu dönem zor; bunun bilincindeyim ve artık dört bir koldan işgal güçlerini bedenden atmakla uğraşıyorum.. “Kendi” programlarımı yükledikçe suyum çoşmaya başladı; kim bilir ileride şelale veya dahası olur.. sınır koymuyorum artık “kendi”me.. ne kadar özgür ne kadar çoşkulu olursa bu beden o kadar benim olacaktır…
Hayat şimdiden güzelleşti, anlamlaştı ve daha yaşanılır hale geldi…
Haluk Durdak
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’güzel ülkemin güzel insanlarına’ sesleniyorum
Sokağa çıktığımızda her geçen gün artan bir soğukluk karşılıyor insanı. Tabii bu yaklaşan kış mevsimin soğukluğu değil elbet, bizzat insanların kendilerine ve çevrelerine olan soğukluğu kastedilen. Bazen sıcak bir muhabbet, bazen de tebessümle size bakan bir çift göz arıyor insan. Bu soğukluk donduruyor insanın içini…
Ülkemiz gelişen ve değişen bir ülke ama bu değişim kültürümüze, değerlerimize ve komşuluk ilişkilerine neden bu kadar ters rüzgarlar estiriyor? Çağdaş medeniyetleri yakalama amacımız teknoloji ve ferah düzeyi olarak algılanıyor halkımız arasında. Tanım karmaşası yaşanan ülkemizde medeniyetin değerlerden ve kültürden yoksun bir anlam ifade etmeyeceğini pek az kişi biliyor ya da bilmek işimize gelmiyor. Bizler sıcakkanlı, iyi niyetli, yardımı seven ve sevdiren bir neslin torunları değil miyiz? Bize o huzur dolu ve muhabbet ehlinin yaşadığı sokaklar anlatılıyor ama sanki bu ülkede yaşamışlar gibi bunu yapan insanlar. Nerede o günler diye sormadan edemiyor insan. Günümüzde birbirimizi ticari gelir kaynağı olarak görmekten ne zaman vazgeçeriz de o masal günlerine döneriz acaba. O zaman asıl medeniyeti yaşayacak bu millet. O zaman her alanda ilerlemeyi tam anlamıyla başaracak.
Bu dondurucu soğuğu muhabbetlerimizin sıcaklığı ile üzerimizden atalım. Bu genç nesil gülen gözler, mutlu yüzler görmek istiyor sokağa çıktığında. Bize soğuk ve iletişim fakiri etiketini yapıştıranlar bu etiketin içinde kaybolup gitti.
Bu nesil kültüründen, değerlerinden uzak kalmadığı sürece dağlar çıksa karşımıza yine aşarız ve en iyi yerlere varırız. Yeter ki bizi besleyen bu sıcak kanlı milletin can damarları kurumasın…
Ramazan Patır
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’İstanbul’u gerçekten sevenlere’ sesleniyorum
Ey ulu, yedi kuleli, bahar gelince erguvanlarla örtünen, deniz, yosun ve balık kokulu şehir… Tarihiyle cezbedip arka sokaklarında hayrete düşüren, tüm ağırlığınla üzerimize çöktüğün zamanlarda bile vazgeçemediğimiz sevda!
Mimari yapılarınla Osmanlıyı hissettiğim, taksimde bin bir çeşit insanla bir arada yürüyebilmenin özgürlüğünü yaşadığım ve öğrenci harçlığımla yediğim balığın tadı aklımdan hiç çıkmayacak olan yedi tepeli asude. Nemli havasının ciğerlerimi üşüttüğü, metrobüslerin canımdan bezdirdiği ve hiç bitmeyen trafiğiyle adeta kaosu tanımlayan şehir. Seni ne kadar övsem de yersem de duruşundan taviz vermeyeceksin. Biliyorum ki dokunu oluşturan özelliklerin muhafaza edildiği sürece nefes almaya devam edeceksin. Ama senin sen olmandan rahatsız olanlar üstüne diktikleri Avrupai elbiselerle dokunu da değiştirebileceklerini sanıyorlar. Öyle ki yaptıkları Japon taklidi dev plazalarla ayrık otlarını ekmeye başladılar. Seninse her şeyi tek tipleştirmek isteyen bu devrin insanlarına karşı sararıp solmaktan başka elinden bir şey gelmiyor.
Fotoğraflarda kalan eski güzelliğinin parçalarına tanık olabildiğimiz şehir! Biliyoruz ki sana bizde sahip çıkmazsak, bir zamanlar yedi tepeli bir şehir vardı diye başlayan masallarla avunmak zorunda kalacağız. Güzelliğini de o anları ölümsüzleştirenlerin fotoğraflarıyla anımsayacağız.
Raziye İltar
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’eğitimcilere’ sesleniyorum
Eğitimci olmak… Eğitmek önce kendini ve sonra açılmak farklı deryalara bu sevdayla. Öğretmek etrafındakilere bildiklerini. Bir şeyler öğretmenin verdiği mutlulukla yaşamaya devam etmek yeryüzünde. Ve bu işe gönül vermek. Çünkü bu iş para için yapılacak bir iş değildir. Ey eğitimci. Fedakâr ruh, cefakâr gönül… Herkes ne yapıyor olursa olsun, ister yerinde saysın ister geriye gitsin, senin inandığın eğitme mantığıyla her daim canlı kalabilmen, ilerileri hedeflemen zirveler ötesine çıkmak istemen. Hiç sönmeyecek bu ateşi kendini mum gibi düşünsen de yakmak istemen. Eriyip, zihnini canlı ve aktif tutup devamlı yanan ateşte erimen ve etrafını aydınlatman. İnsanlar sana nasıl bakıyorlar, senin hakkında ne düşünüyorlar diye sormadan kendine, bir girişimci edasıyla kendinde olanları herkese aktarmak istemen. Evet, bu işin hakkı ancak bu şekilde verilebilir. Seni sen yapan yaptığın iş için her şeyden vazgeçebilmeni sağlayan işte bu ruhtur. Bu yolda daimi ilerlemek zordur. Fakat başarırsan karşılığında mükâfatı da büyük olacaktır. Bu yaptığın aynen dağın tepesine çıkmak için bıkmadan, usanmadan, günlerce büyük bir azimle tırmanmaya benzer işini hakkıyla yapabiliyorsan.
Eğer bu mantıktan uzak kalırsan sadece eğitimciyim diye kandırıp kendini, kendin uygulamadan yaptırmaya çalışırsan bir şeyler etrafındakilere ve de hiçbir şey vermez isen kendinden bu kelime ağır gelir sana: ‘Eğitimci’… Küresel ısınma hakkında konferans verirken öğle tatilinde dört çeker cipleriyle yakın lokantalara giderek söyledikleriyle ters düşenler bu sıfata layık olabilirler mi? Üniversiteyi bitirip kendi alanında yeterliliğe ulaşmak için gayret sarf etmeyen ama insanlara tavsiyelerde bulunanlar yakıştırabilirler mi bu etiketi kendilerine? ‘Önce tatbik etmek gerektir kendi hayatında, yaşatmak için yaşamak lazımdır bu dünyada.’
Ülkemizdeki eksikliklerin giderilmesi, daha rahat, huzurlu ve barış ortamında yaşamak için eğitimcilere çok büyük görevler düşmektedir. Bu payeye layık olabilen ve bu yolda koşuşturan eğitimcileri canı gönülden tebrik etmek gerekir. Tabii bir de kötü örnek temsil eden, bu camia içinde hoş durmayanlar da olabilir üvey evlat gibi. Bu kişilerin sayısı da fazla olabilir. Bu sebeple kendini iyi yetiştirmiş tam donanıma sahip olan şahıslara iki kat vazife düşmektedir. Bu yüzden camianın içindekiler bunu bilmeli ve buna göre hareket etmeliler. Bu yolda sevdalı olduklarını göstermeliler. Ve yangını söndüren itfaiyeci misali yetişmeliler nerede eksik kaldıysa o yöne.
Ne mutlu ki gelecek nesilleri yetiştirmek, bildiklerini onlara aktarıp kendinden sonra da arkasında kalanların, kendileri göremese de, güzel bir hayat yaşaması için uğraşan eğitimcilere…
R.Kerim Polat
………………………………………………………………………………………………………………
Bir genç olarak ’babama’ sesleniyorum
İnsanlar neden sevdiklerinin değerini ancak onları kaybettikten sonra anlar bilmiyorum, bildiğim tek şey senin bizim hayatımızda doldurulamayacak yerin olduğudur. Senden sonra hayatımda çok fazla şey değişmedi biraz düşüncelerim biraz görüntüm değişti o kadar. Büyüdüm evet, büyüdüm ama daha çok düşünce olarak. Çünkü acı ve sıkıntılar insanları fiziki olarak büyütmese de ruhi olarak olgunlaştırıyormuş; ama keşke sen yanımda olsaydın da ben bu kadar çabuk büyümeseydim ve keşke sen yanımda olsaydın da ben dünyayı yanlız başıma öğrenmek zorunda kalmasaydım. Allah babanın ellerini büyük yaratmış. O eller evlat için güven ve cesaret kaynağıymış. Senden sonra cesaretimi de umudumu da seninle birlikte toprağa gömdüm. Umutlarım ancak sen varken yeşil ve canlıymış meğer dedim ya senden sonra büyüdüm diye… Liseyi bitirdim ÖSS’ye girdim herkes sınav yerine babasıyla gelirken ben sadece senin resmini masaya koymakla yetindim böylece sınava 1-0 yenik başladım; ama şu anda üniversite 1.sınıftayım anlayacağın hayat yolunun henüz başındayım bu yolda yalnız ve yılmadan senin kızın olmamın verdiği güven ve onurla onu göğüsleyeceğim. Keşke bu satırlardan haberin olsaydı. Ya da sen de okuyabilseydin ama üzülmüyorum ve hep gurur duyuyorum. İyi ki babamsın ve ben iyi ki senin kızınım.
Her ne kadar beni burada yalnız bıraksan da buradan babalarının omzuna yaslanma şansına sahip olan kızlara sesleniyorum. babalar kızlarının ilk sevgilileridir ve onları incitmesinler.
Eda Özdemir
………………………………………………………………………………………………………………
