1. Genç Köşe Yarışmamız 17 Kasım’da sona ermiştir.
Juri üyelerimizin oylamasıyla yarışma birincisi yakında açıklanacaktır.

1. GENÇ KÖŞE YARIŞMASINA KATILANLAR

Toplam Katılım: 115 Yazı

Çağrı Cücü, Sakine Erturhan, Emrah Acar, Sercan Arslan, Mustafa Gerdan,
Reyhan Tilbaç, Adem Mengücek, Betül Sezgin, Ertuğrul Bursi, Huri Didem Kayacan,
Metin Aktaş, Sedanur Kamacı, Hüseyin Gürhan, Esra Çağlar, Ayşegül Tan,
Alper Bora Yalçın, Mustafa Göksal, Özden Arslan, Habibe Sarıkaya, Filiz Yıldız,
Rana Taşkıran, Tolga Eroğlu, Emre Alkan, Abdulhamit Yalçın, Zeynep Aydın,
Zehra Zengin, Yasin Kaplan, Murat Akdeniz, Zehra Akdoğan, Betül Saldıroğlu,
Mikail Çağlar, Dicle Baştürk, Numan Çakır, Yasin Yavuz, Nurdan Kireççi,
Esra Ustaoğlu, Kevser Özen, Remziye Uludağ, Erşan Ağbaş, Ayşe Akgün,
Zeki Daştan, Merve Soylu, Dilek Güler, Murat Şemsi, Rana Nur Özlü,
Mürüvvet Adalı, Sevde Arıkan, Ozan Akgül, Yusuf Keskin, Emine Güven,
Özlem Keskin, Sefa Arık, Uğur Tosun, Fetullah Gündoğan, Halil Araz,
Mustafa Vakkas Atalay, Abdullah Eren, Serap Aslan, Sümeyye Erkan,
Süheyla Yazgan, Merve Reyhan Kayıkcı, Elif Kalburcu, Hande Hubar,
Sümeyye Özgat, Emine Cengiz, Salim Tekoğlu, Mehmet Akif, Nursena Macit,
Cemali Karaca, Rümeysa Ülkü, Merve Delibaşoğlu, Ayşenur Çamaltı,
Adem Tarım, Rabia Nur Terzi, Merve Uyan, Şaban Gedik, Esra Güler,
Seda Melike Erkaya, Merve Küçük, Öznur Yeşilırmak, Saadet Özkadif,
Büşra Böcü, Bedirhan Özyiğit, Ali Kurtuldu, Çağrı Menteş, Canan Ödeyen,
Hüsnü Ahmet Tozlu, Atike Yılmaz, İnci Çelik, İslam Aksoy, Hasibe Çoşkun,
Şeyma Özal, Melek Nur Erkoç, Hatice Sevde Gencer, Ahmet Salih Sarıkaya,
Emine Solmaz, Mücahit Ocakhanoğlu, Rukiye Kaya, Kübra Mert, Reha Ruhavioğlu,
Ay Aydan, Aybala Maya, Hümeyra Eryiğit, Yonca Yılmaz, Mustafa Fırat,
Elif Zeynep Doruk, Merve Erdil, Emre Kömek, Kadir Amarat, Sevinç Yıldırım,
Haluk Durdak, Ramazan Patır, Raziye İltar, R.Kerim Polat, Eda Özdemir

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘1999 yılı ÖSYM Başkan ve Yardımcılarına’ sesleniyorum

Türkiye nin üst düzey eğitim yöneticileri,
Türkiye’ yi tanımıyorsunuz. Etrafınızda sizi alkışlayanlar dışında sizden olmayan yüz binlerce insan var.
Sizi en üste birileri getirdi, tanımıyorum. Eğitimin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorsunuz… Elinizdeki gücün farkındaydınız.
1999 yılında ÖSS sistemini değiştirdiniz. Sebep: Meslek liseliler alanlarına yönlendirilsin.  Daha açığı inanan doğru insanlar oldukları gibi kalsınlar (İHL öğrencileri)… Onları engelleyebilmek için diğer meslek liselileri de yanlarına eklediniz. Eğitilen doğru bir insanın  neleri engelleyebileceğinizi çok iyi biliyorsunuz. Ama şunu atladınız: “Ben ve benim gibi düşünen gençler, sizin gibilerin koyduğu engellerle yılmaz. Sizin planlarınız yıllık olabilir; ama bizim gibilerinki sonsuzluktur. Hastanede, okulda her yerde  9 yıldır biriken binlerce öğrenci var. Ve sizi affetmeyen. Birçoğu ümidini yitirdi. Adil değildiniz. Ve hak mutlaka bir gün sahibini bulur.  Üzgünüm ki istemeyerek te olsa siz ve biz olarak ayırıyorum. Çünkü zarar veriyorsunuz.
Ne mi yaptım ne mi yapıyorum;
25 yaşında her şeyi başa aldım. Sağlıkçı olmama rağmen ikinci önlisansı bitirdim. Alan değiştiriyorum (mekatronik). Yine başka bir sınavla (DGS) fakülteye geçişi deniyorum.
Ve ne yapacağım; size benzemeyeceğim..
Bunun hesabını veremeyeceksiniz. Ben ve benim gibilerin kaybettiklerinin pahası buranın hesaplarına uymaz. Anlatsam anlamazsınız. Ama şunu bilin ki 35.000 kişinin hesabını vermek ağırdır. Sadece “YOK” kabul edin, o anı düşünmeyin vicdanınız asla rahat bırakmayacak sizi. Ve gerçek hayata geçişle tüm hesaplar sıfırlanacak.  Binlerce kişinin hayatında o kağıtlardaki gibi imzanız var. Ama amacınıza ulaşamadınız. Sizin adınıza üzülüyorum.
Bu bir yarışma değil benim için. Sadece yorulan arkadaşlarıma belki ümit. Bırakmadığımı bilmeleri. Belki birileri de bırakmamıştır.
Bu yazı 9 yıllık bir yazıdır…

Çağrı Cücü

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘hayata’ sesleniyorum

İlk nefesimizi teneffüs ettiğimiz andan son nefesimizi vereceğimiz ana kadar yaşam adına geçirdiğimiz veya geçireceğimiz her bir dakikayı, her bir saniyeyi himayesi altına alan hayata…
Kimi zaman mutluluk, çoğu zaman hüzün dolu karikatürlerin çizildiği… İbrelerin hep kötülükten, acıdan, hüsrandan yana gösterdiği… Anaların yüreklerinin dağlandığı, sinelerinin pare pare edildiği… Ve daha nicelerinin meydana geldiği hatta gelmeye devam ettiği, adını “ömürün tel tel dökülen satırları” olarak nitelendirdiğim hayata…
Cümlelerden hep karamsarlık fışkırıyor biliyorum, ama karamsarlık tohumlarını ne ben ektim, ne Ayşe, ne Mehmet, ne de Ali ekti… Bizler, zaman zaman tek tük de olsa güzel şeyler yaşayabiliyoruz. Peki ya tek tüklerin arta kalanında yaşanılanlar ya da yaşatılanlar kimin vebali, kimin günahı? Tadı kaçırılan ağızlar, sızım sızım sızlatılan yürekler, ateşler içinde alev alev yakılan ocaklar neyin kıssası? Bütün bunlar birileri tarafından çektirilen son günlerin en gözde çilesi, en beğeni toplayan işkencesi. Benim beğenimi mi, senin, onun ya da bir başkasının beğenisini mi topluyor? Elbette ki hayır, elbette ki asla, ama ne yazık ki kimileri kendi çapında bütün bunlara hayranlıkla bakarak “işte bizim eserimiz, işte bu, işte budur.” diyor tüm kâinata haykırırcasına…
“Tüm bu tümcelerin, başlıkla ne alakası var?” sözlerini kulaklarımla işitir gibiyim. Doğru sadece bu tümcelerin değil kurulması gereken daha nice tümcelerin alakadarlığı var hayatın ta kendisiyle… Hayat sadece “hayat” kelimesini bir başına küçücük bir kâğıda karalamakla bir şey ifade etmiyor. O yüzden gelin sadece başlığa değil, başlığın başını koyduğu yastığı kaldırıp bir bakalım altına… Bakalım daha ne türlü ganimetler var bilinmeyenlerin altında…

Sakine Erturhan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘gençlere’ sesleniyorum

Ben gençlere sesleniyorum.Çünkü son zamanlarda gençlerde farkettiğim bir şey var; en ufak olumsuzlukta hayallerinden,ideallerinden, sevdiklerinden en önemlisi hayatlarından vazgeçebiliyorlar. Oysa ki o kadar kolay değil bunları elde etmek.Bunları kazanmak için var gücümüzle çalışmalıyız, hayata karşı dimdik durmalıyız, savaşmalıyız. Eminim ki kazanan taraf biz olacağız. Ben buna yürekten inanıyorum ve hayallerim,ideallerim,sevdiklerim ve güzel bir hayatımın olması için onları kazanmak, onları elde etmek için savaşıyorum ve tabiri caizse kanımın son damlasına kadar savaşacağım, mücadele edeceğim. Biliyorum ki kazanan biz olacağız. İşte bu düşüncelerle yazıma son veriyorum. Sevgilerimle…

Emrah Acar

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
23 senede bir kendime sesleneceğim artık. Ya da 46 yaşına geldiğimde “ne kadar salakmışım 23′üm de diyeceğim” tam bilmiyorum.
69′a kadar yaşayacağımı sanmıyorum. Hiç sevmem 69′u.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Sanki çok uzaktayım da kendime sesleniyorum. Fısıldasam zaten duyarım kendimi, ama ayıp olur diye de fısıldamıyorum topluluk içinde.
Topluluk dediğim bir ben bir de kendim. Hiç sevmem kendimi.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Aynaya her baktığımda biraz daha silik görüyorum kendimi. İyi niyetli düşünüp “az evvel aldığım duşun etkisiyle buharlaşmıştır ayna” diyorum.
Kendimi kandırıyorum yani. Hiç sevmem yalanı.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Sokakta yürürken bile çok tedirginim. Her an dengem bozulacakmış gibi yürüyorum. Biraz da rahatlıktan kaynaklanıyor, -Bozulsada düşmem- gibi.
Bir düşsem kırılcak ağzım burnum. Hiç sevmem baticonu.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Genç olmak güzel de yaşlı olmak en iyisi bence. Çünkü yaşlısın.. Herkesten çok biliyor, herkesten çok görüyorsun. Ermiş gibi oluyorsun.
Ermiş her şeyi bilendir. Hiç sevmem Nostradamus’u.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Çok sinirli olduğumu düşünüyorum. Babam da sinirlidir, dedem de. Dedemin dedesi bile sinirliymiş. Genetik yani.. Artık genlerle oynanabiliyor.
Çocuğun kız mı olacak erkek mi? Hiç sevmem bebek bezini.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Ama cevap bile vermiyorum kendime. Hiç oralı olmuyorum yani.. Kendime küsüm sanki. Trip atıyorum. Kendime tavır alıyor, gönül koyuyorum.
Barışırım, yine de kıyamam. Hiç sevmem kini.

Bir genç olarak kendime sesleniyorum,
Tek başıma kaldığım bu odada, beyazlar içindeki yatağımdan sesleniyorum hem de. Birazdan gelir doktor yanında hemşire elinde şırınga.
Ne zaman delirdim ben Allahım. Hiç sevmedim bu halimi.

Sercan Arslan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘aşka’ sesleniyorum

Sözlerimin ötesinde bir yerde saklısın biliyorum ey aşk. Kapanan hayal kepenklerinin arkasında kalan ben, seni özlüyorum. Hiç bulunmamış olup, özlenmeyi hakeden bir sen varsın, görüyorum. Körlüğüm senden, ve ufkunda sen varsın kapalı sinelerin. 

Sana sesleniyorum ey aşk…

Ruhu daralmış gençlikleri bedenlere hapsettiğin yeter, çık ortaya.  Makyajsız halini görmek istiyor kalpler, ve alkışlamak için hazır sözlerimiz. Gülüşünde kaybolan karanlık mavilere daldık, İstanbul sen kokmuyor artık. Bize kalan kokun ve rengindi, ama renkleri görmez olduk, güllerimiz kokmuyor sensiz.

Kırmızıya çalınan hayal parklarında nefessiz ve çaresiz kaldık.

Gel artık ey aşk…

Şakaklarımızdan süzülen kan damlalarına aldırmadan gel desek… Biliriz gelmezsin, çünkü bilirsin ki ırak ellerde bir köşebaşında, zavallı bir bebeğin kanıdır akan. Kucağında annesinin gözyaşları, ve kucağında annesinin. Sensizliği hakedecek kadar sensiz kaldık, mahkumuz sensizliğe biliyoruz ey aşk.  Ama bir gelsen; gelsen de senli gunleri hatırlayıp haketsek yine senli ve senle yaşamayı.

Ne olur gel ey aşk…

Ruhumuza koy kendini, yoksa boğumlu ruhsuzluklarda ölüm boğar bizi…

Ne olur… Gel…

Mustafa Gerdan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘O’na’ sesleniyorum..

İşte yeni bir gün daha.. Hep tepelerin ardından yükseldiğini tasavvur ettiğimiz güneş yine, yeniden bizimle..
Güneş aynı güneş de aydınlattığı dünya her aydınlatışında bir öncekinden daha farklı.. Bizler daha farklıyız, ona merhaba deyişimiz bile her karşılaşmamızda hiç tekrarlan(a)mamış ve tekrarlan(a)mayacak biçimde.. Belki daha yalnız, belki daha kalabalık.. Belki daha mutlu, belki daha huzurlu.. Belki de onun ışığına inat daha karanlık..

Evet her yeni gün yeni ‘biz’leri karşılamakta, her yeni günü yeni ‘biz’ler selamlamakta.. Ben de bugün yarın dün olacak yeni günümü yaşıyorum. Biliyorum, yeni günlerimi yeni günlerimin getirdiği ‘yeni’lerle birlikte yaşamaya devam edeceğim, fakat tek ‘eski’m olsun istiyorum. Her yeni günümde, yeniden, hiç değişmemiş ve değişmeyecek tek ‘eski’m..

Sen!..

Reyhan Tilbaç

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘geleceğime,geleceğimize’ sesleniyorum!

Hepimiz umutlu gençlerdik;ama hep gölgede saklıyorduk düşlerimizi,hayallerimizi.Hayallerimiz gerçekten saklandığı ya da yasaklandığı için miydi acaba yarınlara bir çözüm olamamak?

Bize duyulan güvensizlik kendimize olan güveni de alıp götürüyor.tek bir seçenek var artık ya bu güvensizliği yıkacağız yada bu güvensizliği yıkacağız.

Gelecek biziz gelecek bizde.Güven biziz ve artık güvenen olup güven vereceğiz geleceğimize…

Adem Mengücek

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum

Bir genç olarak kendime sesleniyorum. Aslında bilmediğim ama bildiğimi sandığım şeylere. Cahilliğime. Sesleniyorum ve bir cevap geliyor derinlerden geriye. “bari bunden sonra annenin nasihatlerine kulak ver” diye.

Hani bir söz vardır: “İnsan çocukken ‘Vay be! Annem ne kadar çok şey biliyor’ , gençliğinde ise ‘Annem de hiçbir şey bilmiyor.’ der. İlerleyen zamanlarda edinilen tecrübeler ışığındaysa ‘Annem her şeyi biliyormuş.’…” Ben gençlik şehrinde geziyorum henüz, ama bir gözüm görmezden gelse de diğeri ileriye bakıyor. Farkındayım sonraki cümlemin. Yine de ânı yaşıyorum bilinçsizce. Bir çok genç gibi… Yaşıyorum ve bazen yanıyorum. Vermediğim kulağıma diyet. Yandıkça sesleniyorum kendime, ve bir cevap geliyor derinlerden geriye. “Bari bundan sonra annenin nasihatlerine kulak ver.” diye.

İş işten geçtikten sonra kıymetli kulağını versen bile, artık sıra sende. Çok geçmeden başla yanarak öğrendiklerini küçüklerine öğretmeye. Belki biri seni dinler de mutlu olursun gideceğin yerde.

Betül Sezgin

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ”Ben’liğime’ sesleniyorum

Ey bencil ben!?

“Neden bazen kendini düşünmezsin ki” diye düşünmeden edemiyorum. Gençsin. Çalışkan olmasan da zekisin. Elin ayağın tutuyor. Buna rağmen zamanının büyük bir kısmını yatarak ya da boşa geçiriyorsun.

Tamam. Anlıyorum. Hayat berbat. İşler hiç rast gitmiyor. Daima engeller, zorluklar. Şamar oğlanına döndüğün oluyor. Ama, bu demek değildir ki, hayat seni bu şekilde es geçecek. Bilir misin, “ağustos böceği ile karınca”nın hikayesini. Oradaki ağustos böceğinden tek farkın saz çalmıyor olman. Ki bu seni daha da düşürüyor.

Aslında biraz gayret etsen, biraz sabır göstersen, her şey yoluna girmese de, bir takım şeylerin senin açından olumlu sonuçlar doğuracağını görebilirsin. Elbette, zahmetsiz emek olmaz. Armut piş ağzıma düş hesabıyla hareket edersek, hiç bir şey elde edemeyiz. Elde etsek bile, o şeyin anlamını anlayabilir miyiz? Nasıl mı? Mesela; alın terimizle kazandığımız para ile aldığımız bir eşya ile, sabah kalktığımızda kapımızın önünde duran bir eşyaya aynı özeni gösterebilir miyiz? Elbette hayır. Emeğimizin karşılığı olan eşyaya daha fazla özen gösteririz. O eşyada bizim de bir payımız varmış gibi hissederiz.

Ama, ben kime anlatıyorum bunları. Şu yazıyı okuyamayacak kadar tembel olan “ben”e mi!?

Ertuğrul Bursi

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘İzmir’e’ sesleniyorum

İzmir… İzmir…

Bir nefes gibi seni içine çeken, acı bir duman gibi beğenmediğini dışlayan soluksuz bir şehirdir İzmir… Parmağının ucuna iğne batırmaya korkan insanların bileklerinde neşter izlerine rastlarsın öylesine sessiz derinden yaşanır bu şehirde aşklar, dengesizlik diz boyu sende bu kıyılarda boğulmaktan korkarsın… Taa ki sessizliğinden ürkerken küçük tavşanlarıyla dilek çektirmeyi iş yapan tonton amcaların radyolarından bir tılsım inlemeye başlar ki bunu duyduğunda varolduğun şehrin neresi olduğunu anlarsın…

Sezen ilk yıllarından bir şarkı fısıldar kulağına 

“Hiç aç susuz yaşamadım ki

Hiç parasız pulsuz kalmadım ki

Hiç aşksız sevgisiz olmadım ki

Neden neye kime bu özlem…”

İnceden bir “sızı” başlar yüreğinde… Sezen’in geçtiği yollardan geçerken bu kadının nasıl oluyor da bu kadar hüzünlenip çoştuğunu  bir kez daha anlarsın… Mutluluğun bağıra bağıra, üzüntülerin hıçkıra hıçkıra yaşandığı bu koca şehir… Sanki yıllardır ruhum buralarda bedenim artık yaşlanmış üzüntülü İstanbul’da yaşamış gibi… Tanıdığım,sevdiğim kokuları bulmanın sevinci beni kıpır kıpır aldatmakta… Deyişinle aşık olduğun şehir seni aldatıp bırakmakta,bunu herkese yapar,buraya gelenler platonik aşkların esaretinden yas tutmakta..

Sinüslerini dolduran kaosuna gömüldüğün şehrin hıncını gel çıkar buradan inan gıkını çıkarmaz… Güneşi parlamaktan, bulutu ağlamaktan utanmaz… İkiyüzlülüğü insanı mutlu eder kandırmacalardan haz duyulur… O seni çağırsa gelemezsen kırılıp alınmaz öylesine vefakar…

Kendine benzetir insanı içinde sonsuz bir sükunet… Denizinden tuzlu bir hava,bulutundan bir parça pamuk,güneşinden yayılan müthiş sıcaklık toplayıp gönderiyorum oralara ki sende mutluluğun artık resmini çizebilesin diye…

Huri Didem Kayacan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘Tanrı’ya’ sesleniyorum

Hayatın tüm renklerini yaşamak tanrı tanımaz olmayı gerektirir mi bilinmez ama O’na şükrederek gökkuşağı tadında şeyler yaşamak gerçekten harika olsa gerek. Okyanus kadar büyük nedenleriniz olsa da O’nun verdiklerine layık olmamak için, verilenleri geri çeviremeden doyasıya yaşamak aslında belki de yüzsüzlük denen şeyin ta kendisi. Virgülü olan cümlelerin noktasının nereye konacağının size bırakılması veyahut kendi yazdığınız destanın sonunda elinde kocaman bir ünlem işareti ile sizi bekleyen bir zebaniyi görmeniz tuhaf duygular yaşamanıza sebep olsa da  yağmur sonrası çıkan gökkuşağının sonundaki altın kazanına ulaşmanıza hiçbir şey engel olmuyor. Hissetiklerinizin aslında bir reenkarnasyon etkisi neticesinde geçmişte hayal ettiğiniz ve yaşadığınız hayallerin bir neticesi oluşunu yüreğinizin sessiz olmayan ve etrafı çınlatan haykırışlarının ilhak edilmiş ve hakedilmiş en meşru bir meyvesi olduğunu bilmeniz beyinsel yorgunluğunuzun yüreğinizin huzurlu bakışlarının içerisinde erimesine yol açıyor. Terimsel gerçekliğin dışında anın soyut halini bedeninizin hiçbir noktasında görememenize rağmen o bedene hayat veren ruhun olunası gereken yerlerde olunamayaşın acısını çıkartırcasına o hali en güzel şekilde yaşaması ve yaşamınızın en yaşanası haline yol açması bir çocuğun top oynarken karşı komşunun camını kırmanın güzelliği kadar yaramaz ve ürpertici güzel…

Ve işte bu yüzdendir, sebepsizliğinizin içerisinde boğulurken kırılan camın sahibinin elinden sizi kurtaran ve ürpertici güzelligin ürpertici tarafından sizi çekip alırken yeni doğan güneşin kızıllığına yaraşır bir şekilde ağlarını denize sallayan balıkçılar gibi sizi güzelliğin koynuna salan yüce kudrete sonsuz teşekkürler!

Metin Aktaş

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘genç olmayı beceremeyenlere’ sesleniyorum

Hayatı lakıyıyla yaşamayı beceremeyenlere. Her anın değerini, kıymetini, her nefesin bize getirdiği saliselik yaşamı göremeyip elindekileri geleceğin aleyhinde harcayan gençlere sesleniyorum. Gözlerinizi açıp bazı şeyleri kavramak gerektiğini düşünmüyor musunuz? Yoksa hala ‘herkes’in içinde bir kimse misiniz? Onların içinde parmakla gösterilen ‘o’ olmayı istemiyor musunuz?

Ben istiyorum. Micrsoft’un binasındaki Türk sayısını ondan yüze çıkarmak istiyorum. Vizyonda Amerikan filmlerinin iki katı Yeşilçam olsun istiyorum. Elimdeki telefonun markasının kendi markam olmasını, gözümdeki gözlüğün kabında bile ‘Made in Turkey’ yazmasını istiyorum. Bir Nobel ödülü de ben almak istiyorum. Dünya müzik listelerini altüst eden o hit parçanın benim olmasını istiyorum. En Entellektüeller listesine eklenen bir Türk de ben olmak istiyorum. Belki de Hollywood’un aranan yönetmeni olmak istiyorum. Sen istemiyor musun?

Peki o zaman nedendir bu luzumsuzluk özentiliği? Neden sen de “onlar” gibi olmak gayesindesin. Şu soruyu sordun mu hiç tarih dersinde kendine, niye “batılılaşma” diye bir kavramın peşine düşmeden önce Avrupa’nın teknoloji ve bilim ipini göğüslemesine izin vermişiz? Neden Avrupa’da o zamanlar “Doğuculuk” diye bir düşünce akımı yok iken bizde “Batıcılık” diye bir söylem vardı?Niye olmak istenilen biz değildik? Ne olmuştu o dünyaya hükmeden canım Osmanlı’ya?

Bunları biraz düşünmek gerek. Cevabı kendimizde aramak gerek. Belki de çok düşünmediğimizden, sorgulamadığımızdan… Bize ne verdilerse onla yetindiğimizden olacak bu heyecan ve farkındalik fakirliğimiz. Farkındalık; carpe diem… Sana verilen her anın kıymetini bilmek, onu anlayabilmek, değerini bilebilmektir carpe diem. Ölü Ozanlar Derneiği’nin Charlie’sinin bir repliği değildir sadece. Sana her an verilen düşünme, konuşabilme, okuyabilme hatta görebilme yeteneğidir anı yaşamak. Peki o zaman ne oluyor sana da bunu görmezden gelip, sen de her an peydah olan mucizelerin hakkını vermiyorsun.
Şimdi kalkıp pencereden bak. Neler var bu dünyada senden başka ve sana göre merkezi “sen” olan dünyaya selam ver; carpe diem…

Sedanur Kamacı 

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘geçmiştekilere’ sesleniyorum

Geçmiş yıllarda yaşamış nice şahsiyetlere, büyük  devlet adamlarına, alimlere ve kısacası atalarımıza sesleniyorum. Hangi umutla çıkmıştınız yola, hangi heyecanla, hangi birlik beraberlikle? Bağımsız yaşamayı hayat felsefesi olarak benimsediniz ve tarihin her döneminde, her sayfasında yerinizi aldınız. Öyle ki çıkaralım tarih kitaplarından Türk tarihini, Dünya tarihi yazılamaz kıldınız.

Altıyüz yıl hüküm sürmüş Osmanlı’nın torunuyuz diyoruz,  her zaman bununla övünüyoruz ve övünmekte de haklıyız sanırım. Hiç bir zaman inkar etmediğimiz bu gururla, Dünya’nın genetik olduğunu düşündüğü cesaretimizle ve başımızı öne eğdirmeyen Türk olmanın verdiği onurla kurtuluş mücadelemizi başlattınız. Hangi ruhla baş koymuştunuz ki bu yola, dudakları uçuklatan başarılara imza attınız. Devlet adına kararları nasıl alıyordunuz da, devlete millete faydalı oluyordunuz? Ak Şemsettinler nasıl yetişiyordu da manevi desteğiniz hiç yok olmuyordu? Nasıl yeni nesiller büyütüyordunuz  da kaldığınız yerden devam ediyordu?

Yer yer hatalar olsa da bir şeyleri farklı yaptığınız manidar. Bizler alışmışız tarihe saldırmaya ne başımıza gelse tekerrür eden tarihtir diyoruz, hataların tekerrür ettiğini anlamıyoruz,  anlamak istemiyoruz. Hatalardan ders almak mı? Kimse hatasını kabul etmezken çok zor olsa gerek.

Hüseyin Gürhan 

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘babama’ sesleniyorum

Zamanını yaşımı tam olarak hatırlayamıyorum ama daha yeni yeni öğrenmeye başladığım zamanlardı. Ve senden ilk öğrendiğim şey yalan söylememek olmuştu. Bana ”Ne yaparsan yap ama asla yalan söyleme kızım” demiştin. Bu sözle bana sen en güzel erdemlerden birini aşıladın. Hata yapmış olsam bile bunu inkar etmediğim, türlü yalanlarla atlatmaya çalışmadığım için bana kızmıyordun bile hatta teşekkür ediyordun yalan söylemediğim için.

Biliyor musun baba şimdi her şey çok değişti. Yalan söylemeyenlerle değil yalan söyleyip bizi kandıranlarla gurur duyar olduk. Onları el üstünde tutup yeri gelip kendi seçimlerimizle başımızın üstünde tutuyoruz..! Bize anlattıkları yalanlara kanmayı tercih ediyoruz ya da böylesi işimize geliyor. Biri de çıkıp doğruyu söylediği zaman onu suçluyoruz yalan söylemediği için. Yadırganıyor biri doğruları gözönüne getirdiği için, özgürlüğü elinden alınıyor, dört duvar arasına kapatılıyor sırf sessiz kalsın diye…

Hani derler ya doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulurmuş diye yaşadıklarımız için çok geçerli bir söz aslında. Biz birbirimizi kovuyoruz doğruları duymamak için. Korkuyoruz belkide yüzleşmekten ya da kandırılmak bize söylenen yalanları sindirmek, karşı çık(a)mamak kolayımıza geliyor. Çok az kişi kaldı doğruluk için mücadele eden, aslında herşeyi çözmek için doğrulara ihtiyacımız olduğunu savunan…

Şimdi etrafımda dönen yalanlardan kırılıyorum. Öğrendiğim doğruluğu arıyor gözlerim ve belki de sırf bu yüzden güvenemiyorum kimseye! Ama sana verdiğim sözü tutuyorum. Yaşadığımız devirde her nekadar bu erdem geçerli olmasa da her zaman vicdanım rahat olduğu için ve ’babam’ olduğun için bu sefer ben teşekkür ederim sana…
Sevgilerimle.

Esra Çağlar 

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘Milli Eğitim Bakanlığına’ sesleniyorum

Dershane sayılarının artışı ile okuldaki öğretmenlerde eğitim verme görevi alındı sanki. Üniversiteye girişte lise diploması gerektiği için lise bitiriliyor. Liselerde eğitim verilmiyor. Liselerde görev yapan(!) öğretmenler “nasıl olsa ÖSS’yi kazanmak isteyen dersaneye gider” düşüncesi ile görevini yerine getirmiyor, zorunlu oldukları 40 dakika içinde sınıfta bulunarak görevlerini yapıyorlar. 4 yıl boyunca lise eğitimi aldığım okul bir müfettiş tarafından teftiş edilmedi.

Dershanedeki bazı öğretmenler devlet atamasının gerçekleşeceği taktirde rahat edeceklerinden bahsediyorlar. Devlet kurumunda görev yapmanın kolay olduğunu söylüyorlar. Dershane ile devlet kurumunda görev yapan öğretmenler arasındaki fark nedir?

İyi bir eğitim için para şart mı? Dershanelerdeki eğitim ortamı devlet kurumlarında neden gerçekleştirilemiyor. İki kurum arasındaki fark nedir?

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan eğitim kurumlarının denetlenmesini, eğitim sisteminin değiştirilmesini gerekiyorsa öğretmenlere tekrar eğitim verilmesini istiyorum.

Ayşegül Tan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘pes edenlere’ sesleniyorum

Yedi yaşında okulun bahçesine ilk adımımızı atarken, aslında bilmiyorduk zorlu bir maceraya atıldığımızı. Çetin yollardan geçeceğimizi ileriki yaşlarda öğrenecektik. Birinci sınıftayken okumayı söktüğümüzde ve öğretmenimizin kurdeleyi yakamıza taktığında ne kadar sevinçliydik.

O zamanlar her birimizin bir hayali, bir hedefi vardı. Hedeflerimiz büyüktü. Kimimiz doktor, kimimiz avukat, kimimiz mühendis, kimimiz öğretmen olacaktı. Tabii hedeflere ulaşmak, hiç de kolay olmayacaktı. Bazen koşacak, bazen topallayacak bazen de sürünecektik. Ama asla pes etmeyecektik. Sonra yıllar birbirini kovaladı fakat biz hedeflerimizi kovalayamadık. Bu zorlu mücadelede ilk virajda pes ettik. ‘Olmaz’ dedik, ‘Artık yapamam’ dedik, ‘Bu iş burada bitti’ dedik. Ne de kolay ‘bitti’ dedik. Geçmişteki bütün emekleri bir hamleyle atıverdik. Aslında bitmemişti. Çünkü bilmiyorduk her şey bitti denilen yerde hayatın yeniden başlayacağını. Bilmiyorduk hayatın bir mücadele olduğunu. Bilmiyorduk bu yolun engebeli olduğunu. Bilmiyorduk…

Ve şimdi silkinme, kendimize gelme zamanı. Başımız dik ve kararlı adımlarla Türkiye Cumhuriyeti gençliği olarak geleceğe ve hedeflerimize, ayaklarımızı sağlam basarak hep birlikte yürüyeceğiz. Gelecekte, hedeflerimize ulaşmış olarak buluşmak dileğiyle…

Alper Bora Yalçın

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘milyonlara’ sesleniyorum

Ne olmak istiyorsun?

Yaşadığım süre boyunca bana sorulan en popüler sorulardan bir tanesidir: “Ne olmak istiyorsun?”
Bu soru, her zaman çok kolay bir cevabı varmış gibi sorulur. Aslında ne istediğini bilen birisi için gayet basit bir cevabı vardır, bilmeyen için ise sadece meslek adlarından öteye geçmez. Ben de, yaşamımın farklı evrelerinde bu soruya farklı cevaplar vermeme rağmen özde ulaşmak istediğim hedef hep aynı idi.  Bence “Ne olmak istiyorsun?” sorusundan önce “İnsan neden bir şeyler olmak ister?” bu soruya cevap verilmeli. Bir kimlik için mi, itibar için mi, egolarını tatmin etmek için mi, faydalı olmak için mi, bu “için mi”ler uzar gider. Bu soruya cevap verebildiğinde insan ne olmak istediğini bilir. Bütün şartların sağlanması bir şeyler olmak için yeterli değildir. Fikri bakımdan desteklenmeyen bir arzu nasıl olur da hedefine doğru bir şekilde ulaşır.

Bu gün birçok meslek içinden gemi mühendisliğini tercih ettim. Bu bölümü seçtim çünkü hedefime ulaşmamda doğru tercih olduğunu düşünüyorum. İyi bir mühendis olarak aynı zaman da iyi bir tarihçi,  iyi bir edebiyatçı, iyi bir sanatçı olabilirim, olmalıyım. Meslekler bizim gerçek hedeflerimiz için sadece birer araç vazifesi görürler. Bizleri hedefimize en hızlı ve güvenilir bir şekilde hangisi götürüyorsa onu tercih ederiz.

Mükemmelliği aramak istiyorum, kusursuzluğu değil. Bir gün geriye dönüp baktığımda yaptıklarımdan çok yapmadıklarım için pişmanlık duymayan birisi olmak istiyorum. Muhteşem bir mazi ile mükemmel bir gelecek arasında köprü olmak istiyorum. Ne yaparsam yapayım, yaptığım işte en iyi olmak istiyorum.

Mustafa Göksal

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘bütün insanlara’ sesleniyorum

Yorgunuz biliyorum, kırgın, hatta isyankar zaman zaman.. Anlıyorum, çünkü aynı şeyleri yaşadık hemen hemen. Duruşumuzla, bakışımızla anlattık kendimizi hergün ‘yabancılara’. Kimimiz bir ihanetle, kimimiz bir yalanla, kimimiz kendimizle, çoğumuz ‘bu dünya ne olacak böyle’ lerle boğuştuk. Öğretmenimize kızdık, annemize,babamıza, sevgilimize, dostumuza kızdık. Ağladık belki geceler boyu.. ‘yeter artık’ dedik(demeliydik).. biz aslında ‘bana ne’ dediğimiz anda bittik.
Evet, dedim ya; kızgınız bir şeylere. Belki and içtik kendimizden başkasına üzülmemeye. Haklı nedenlerimiz vardı, gerekçeli yaşanmışlıklarımız. Biliyorum, çünkü hep aynı saklılarda ‘unutulmuşluklarımız’..

Yine de (bir peri kızı olmamakla birlikte), hatırlayalım istiyorum unuttuğumuz birçok şeyi.
Herkesin, kendimiz kadar yılgın olduğunu mesela.. Üzmeyelim istiyorum ‘tanımadığımızı’ da..
Bilelim, söylediğimiz hangi sözün kimi yaralayacağının belli olmayacağını. Biraz daha gerçek biz gibi, esas öz gibi olalım, biraz daha bıçaksız konuşalım..

Canımız yandığında hissettiklerimizi hatırlayalım istiyorum.. İstiyorum ki, can yakmayalım.. Mutluluğu başkalarının savunmasızlığında aramayalım.

Küçüğümüze de saygı duyalım istiyorum. İstiyorum ki ‘küçük hanım’lar, ‘küçük beyler’ olsun gözlerinin içi gülen. Ve saygı duymayı, saygı görerek öğrensinler..

Artık gözyaşı ve kan görmekten, bunlara sebep olmaktan, sebep olanları alkışlamaktan bıkalım istiyorum.. İstiyorum ki, insan hayatının değeri ‘paha biçilemez’ olsun..

Zor değil, bunu biliyorum.. Öğrenmeye değil, zaten bildiğimizi hatırlamaya ihtiyacımız var sadece..
Ben, bir genç olarak (ve selamlayarak sizi) ,hepinize sesleniyorum.. Biliyorsunuz ki; bunları değiştirmek sadece bir anlık..
Bir tebessümle başlar her şey, gerisi zaten ‘insanlık’..

Özden Arslan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘özgürlüğe’ sesleniyorum

Sana sesleniyorum ey özgürlük!

Gözyaşımın tadı hâlâ taze, acın tuzlu ve tadın hala taze…

Özgürlük! Hangi mevsimin kucağında kaldın da biz böyle hep üşür olduk, hangi cümlelere, hangi kelimelere, hangi kitaplara kayıtsız kaldın, hangi üniformalılar almadı seni mekanlarına, hangi geçilmez kapılarda kaldın sen de, hangi alanlarda yasaklı oldu adın? Kanıksadık mı sensziliği? Dar kutulara mı koydular seni yoksa?  Keyfiyetin eline mi düştün? Nerdesin de biz böyle yaban kaldık hayata? İşte sana seslenmeme fırsat bu mektup, eline ulaşacak biliyorum. Bir gün gelebilme hayalinle kaybettiğimiz tüm zamanları biriktirerek bir ağıt yakıp umutlarımızı küllendirmeden gel!

Çünkü umutlar var, çünkü ucuca eklenmiş hayatlar var, seni tüm yorgunluğuna rağmen bekleyen kızlar var… ve anneleri var. Sözler de var söylenen şarkılar ve şiirler de var okunası sana. Kelimelerinin beli bükülmüş  mektuplar da var sana dair yazılmış ve gönderilememiş.

Sana sesleniyorum ey özgürlük! Sen yoksan kim aklar beni. İçimdeki bu derin ve soğuk boşluğunu kim doldurur. Gel ve sen sıcaklığınla doldur avuçlarımı. Zaman gençliğimi tüketmeden kalbime bir umut daha yükle hadi.

Acımı duyuyor musun? Omuzlarıma saldım özlemini ve bekliyorum umutla seni, hâlâ. Belki duyarsın. Olur ya belki gelirsin bizim buralara. Çünkü biz seni beklerken umudu hiç yitirmedik ki…

Habibe Sarıkaya

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘çocukluğuma’ sesleniyorum

Seni çok özledim çocukluğum.

Hani çamurdan pastalar yapar, kimse yemeyince üzülürdük. Özenle bir kaşık toprak ve iki bardak su katardık pastaya. Haaa toprağımız kırmızı olmalıydı, pastayı çilekli severdik çünkü. Üzerini de bir tutam sevgiyle süslerdik. Yiyenler de sevgimize ortak olsun diye.

Hani dört tekerlekli bisikletimiz vardı. Üzerinde durmayı beceremediğimiz… Arkadan mutlaka destek gelirdi, bıraktıkları an düşerdik çünkü. Sonra tekerin birini çıkardık, üçe indi tekerlek sayısı. İşimiz daha da zorlaştı. Artık destek de yok. Düşe kalka öğrendik binmeyi seninle. Sonra büyüdük, eee üç tekerlek karizmayı sarsar artık. İki tekerlekli bisiklete binmemiz lâzım. Tabii elinin birini bırakarak süreceksin. Nerden bileceksin ki daha da büyüdüğünde tek tekerlek üzerinde durman gerektiğini o günlerde.

Hani evimizin yan tarafı büyük bir bahçeydi. Baharın gelişini orada açan sarı papatyalardan anlardık. Sarı ve yeşilin en güzel tonlarını görürdük balkondan. Sonra dayanamaz iner, “çilekli pastanın yanına bir de prenses lâzım” derdik ve başlardık papatyalardan taç yapmaya. Sonra prenses kim olacak kavgası başlardı. Bizim için çok önemliydi bu. Nerden bilirdik ki hayat kavgasının yanında prenses kim olacak kavgasının değerini.

Hani babamın işten dönüş saati yaklaşınca merdivende beklediğimiz akşam saatleri vardı ya… Elinde ekmek poşetini görünce acaba çikolata almış mıdır bana diye baktığımız an… Günün ödülü bir sütlü çikolata, bir sıcak öpücük… Ve çocuk kalbimle tertemiz tebessümün birleştiği saat…
Seni çok özledim çocukluğum.

Kırmızı topraktan yapılmış pastayı, dört tekerlekli bisikleti, papatya taçlarını, çocuk dünyamızın prensesliğini, sütlü çikolatayı, sıcak öpücüğü ve masum, bihaber çocuk dünyamı…
Sana sesleniyorum çocukluğum. Seni çok özledim…

Filiz Yıldız

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘herkese’ sesleniyorum

Bir genç olarak sesleniyorum, en azından bunu yapabiliyorum. İçten içe homurdanıp durmasın sesim diye, Belki duyan olur bir yerlerde diye. Gerçi şanslıyım demi, seslenebilme hakkım var kimsenin umurunda olmasa da. Herkesin her şeye karıştığı bir ortamda özgür modern hayatta ben çoğu şeyi yutmak zorunda olsam da bazen içimde çığlıklar kopsa hıçkırarak ağlamak istesem sonra yut diye kendimi tutmak zorunda kalsam da, herkes her şeyime karışsa ve ben bir şey diyemesem de ve içimden bir şey bırak, bırak git her şeyi diye sürekli bağırsa ve ben hep gitsem neye yarar kalsam nereye kadarlara dönsem de yaşasın seslenebiliyorum.

Duyuluyorsa sesim artık gerçekten özgürlük istiyorum. Hayal mi gerçekten özgür bir Türkiye. Özgürlüğün ezberletilmediği, ütopya gibi dilden dile dolaşmadığı, çocuk kandırır gibi var gibi gösterilmediği bir Türkiye.

Şöyle bir özgürlük; beş duyu ile hissedilen, görülen, tadılan, koklanabilen bir özgürlük; deniz gibi… mavisini görüp kokusunu içine çekip sonra içine dalıp tuzunu tattığın gibi bir özgürlük, o kadar gerçek o kadar somut bir özgürlük, mümkün mü?

Kimsenin kimseye karışmadığı, hiç tanımadan, hiç konuşamadan, hiç bilmeden kırmadığı; herkesin hoşgörülü herkesin özgür olduğu bir Türkiye hayal mi? Çok mu şey istiyorum ben?

Rana Taşkıran

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘RTÜK’e’ sesleniyorum

Dijital âlemin efesi ‘RTÜK’. Asıl amacı Türk aile yapısını ihlal ettiği gerekçesiyle, dizi, film, reklam vs. bilumum yayında alkol ve sigara kullanılan sahnelerin çocukları kötü etkilediği düşünülerek, ilgili sahneyi yasaklamak, ceza vermek, gerekirse yayını durdurmaktır. Ve bu mahremiyet ihlallerinin ve cezalarının en önemli argümanı ise, gelişmiş ülkelerin aksine, ülkemizdeki eğitim seviyesinin düşük olması ve her şeyin anne babadan beklenmesi gerektiği şeklindedir. Peki, RTÜK’ün sigara ve alkole karşı bu kadar hassas olmasına rağmen neden Selena, Sihirli annem vb. yayınların yayınlanmalarında kıllarını bile kıpırdatmıyorlar? Doğaüstü olayların sanki gerçekmişçesine kardeşlerimizin kafasına işlendiği bu diziler alkol ve sigaradan göre daha mı zararsız? Öyle ki, bu dizilerde gerçekte olmayan dudak bükerek yok olma, cisimleri havalandırma, ışınlanma vb. hareketler, televizyonda sürekli gösterilmeleriyle çocuklar tarafından kanıksanmaya başlanıyor ve bu davranışların gerçek olduğunu zannediyorlar. Kısacası beyinleri apaçık yıkanıyor. Akabinde çocuklarda inanç bozukluğu ve doğruyla yanlışı ayırt edememe gibi sorunlar gözleniyor.

17 yaşındayım ve RTÜK’ün bu ve envai programa ses çıkarmayışını görünce dumura uğruyorum. Amaçları çocukları ve toplumu korumak ise önce kültürel ve toplumsal yozlaşmanın önüne geçmeleri gerektiğini düşünüyorum. Duyarlılığını yarım kullanan RTÜK, en başta kendini denetlemelidir. Zira böyle gitmeye devam ederse ileride kayıp bir jenerasyon türeyebilir!

Tolga Eroğlu

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘insanlara’ sesleniyorum

Lütfen gülümseyiniz…

Gelişen ve sorunlarıyla beraber büyüyen dünyayı küçümsercesine… Kurumuş toprakları hayat dolu damlalarıyla şenlendiren yağmurlar gibi…

Sadece müjde aldığımızda değil, gülümseyişleriyle mutluluğu müjdeleyen insanlar gibi…

Sıkıntılarımızın ete ve kemiğe dönüştüğü asık suratlarımıza rest çekercesine…

Kendi problemlerinin içinde boğulmuş insanların yüreklerine su serpercesine…

Bütün olumsuzluklara inat, tebessümü yüzümüzde bayraklaştırırcasına… 

Göremediğinizde bir ışık, bulamadıysanız bir fidan, kalbinizdeki bahara gülümseyiniz.

Başarmışçasına… seviyormuşçasına… yaşıyormuşçasına gülümseyiniz.

Lütfen gülümseyiniz…

Emre Alkan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘işgalci güçlere’ sesleniyorum

Gözlerini savaşta açan bir çocuğum, çocukluğunu yaşayamamış, hayalleri hep ertelenen bir gencim ben.
Kendimle ilgili hatırladığım ilk şey annemin yüzünden önce sokaklarda yatan masum sivillerin cansız bedenleri, duyduğum silah sesleri, Amerika’nın özgürlük getireceğiz diye vatanı işgal edilen bir gencim.
Sovyetler Birliğinin işgali altındayken vatanım dünyaya geldim. Amerika’nın özgürlük getireceğiz dediğinde ise 15 yaşındaydım. Afganistan’da 26 yaşında olan her birey bir tek günü savaşsız geçmemiş ülkede nüfusunun neredeyse yarısına yakını da 15 yaşın altında. Bir çoğunuz umuda yolculuk yapan gemilerden tanıyorsunuz bizi, daha güzel bir hayat için vatanını terk etmek zorunda kalan milyonlarca çocuktan biriyim.

Ben şanslı olanlarındanım soğuktan, açlıktan ölmemiş bir çocuğum ama ana dilini unutmuş kendi kültüründen habersiz yetişen bir gencim yine de. Birçoğuna göre şanslıyım Türkiye gibi bir yerde yaşıyorum. Gece yarısı deniz altılardan fırlatılan füzeleri bıraktılar, mayınlarda el ve ayaklarını savaşta anne babalarını kaybeden çocuklar bıraktılar, çocukluğunu yaşayamamış benim gibi insanları bıraktılar..

Sovyetler Birliği yıkıldı, Amerika kahramanlığa soyunarak Irak batağına düştü, Dünyanın iki büyük devleti önemli derecede yıkılmış fakir bir ülkeye karşı; en yüksek teknolojik silahları kullanarak tam anlamıyla bir yıkım sergilediler. Bu savaş anlamsız bu savaş, adil değil. 22 yaşındayım savaş ve işgal Afganistan’da hala devam ediyor. Bir gün barış ve huzur sağlanacak topraklarımızda inancını kaybetmemiş milyonlarca insandan biriyim…

Abdulhamit Yalçın

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘şeytana’ sesleniyorum

Ey şeytan!
Nedir bu gençlerle alıp veremediğin? Gerçekte aldığın ama vermediğin!

Sen çok akıllısın ey şeytan! Akıllı olmasan, ölüme her geçen gün daha da yaklaştığını düşünen ihtiyarla uğraşırdın. Ama sen ey şeytan, ölümden her geçen gün daha da uzaklaşan aslında uzaklaştığını sanan gençle uğraşıyorsun.

Sen çok haklısın ey şeytan! Kendimizi senin yerine koyup işin kolayı varken niçin zoruyla uğraşayım diye düşünmemizi istiyorsun. Genci baştan çıkarmak ne kadar kolay değil mi?

Sen çok kurnazsın ey şeytan! Allah’ın insanları ne özelliklerde yarattığını da, gençlere ve ihtiyarlara nasıl özellikler verdiğini de çok iyi biliyorsun, ona göre davranıyorsun.

Sen çok çalışkansın ey şeytan! Hiç boş durmuyorsun. Daimi meşgulsün. Gençlere tembelliği aşılamaya çalışırken bile çalışkanlığı elden bırakmıyorsun.

Sen çok başarılısın ey şeytan! Başarılı olmasan dünya üzerinde genç olarak var olup da ruhları ve bedenleri yaşlanmış insanlara rastlayamazdık.

Sen çok yakınımızdasın ey şeytan. Lakin gençlerin daha da yakınındasın. Her an hata yapmaya meyilli bir dönem olan gençliğin her an enseleyecekmiş gibi tam da arkasındasın.

Sen çok enteresansın ey şeytan! Bazen başarılarına kendin bile inanamıyorsun. Vay be şu genç benim eserim mi diye havalara giriyorsun.

Sen bazen de çok aptalsın ey şeytan! Asla aptal yerine koyamayacağını anladığın gençleri görünce kudurmaktan kendini alamıyorsun. Soruyorsun: Nedir bu güç kuvvet, nedir alıkoyamadığım, nedir benden uzaklaştıran bu gençleri, nasıl bir cazibedir bu benden daha etkili…?

Cevaplar konusunda yardımcı olmak isterdim amma velâkin mürekkebim bitti.

Zeynep Aydın

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘Türk olup Türkçe konuşmaktan aciz olanlara’ sesleniyorum

Şu aralar internette dolaştığını düşündüğüm(yazının altında en az beş kişiye gönderin diye yazıyordu.) bir ileti bana da geldi. Yazının 2060 yılında yazıldığından, ülkenin bir bölümünün satıldığından, istiklâl marşının söylenmediğinden, ezanların artık okunmadığından bahsediyordu ve değerlerimize sahip çıkılması gerektiği söyleniyordu. Yazıdakiler ilginçti ilginç olmasına ama bence daha ilginci yazının “Chok etkileyici okuyunn” başlığı altında gelmesiydi. Yanlış okuduğunuzu veya yazarken yanlışlık yapıldığını düşünmeyin, “çok” değil “chok”, “okuyun” kelimesinin sonunda da iki tane “n” harfi var. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demekten kendinizi alamıyorsunuz. Yazınızda Türk olmaktan, Türk değerlerine sahip çıkmaktan bahsediyorsunuz ama yazının başlığını Türkçe yazmaktan acizsiniz…

Sadece internet üzerinde dolaşan yazılarda değil bir çok yerde böyle ilginç kelimeler daha doğrusu İngilizce kelimeler kullanan insanlarla karşılaşıyorum. Bir özentiyle Türkçe karşılığı varken İngilizcesini olduğu gibi alıp kullanıyorlar. Geçen gün televizyondaki bir programda şarkıcı bayanın biri başından geçen bir olayı anlatırken “ “computer” den izliyordum.” şeklinde konuştu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. SMS, webcam, messenger, computer, PC…

Bu kelimelerin dilimize yerleşmesindeki en önemli etkenin teknoloji, bunun yanı sıra bir de kişinin kendini olduğundan farklı göstermek istemesi olduğunu düşünüyorum. Eminim bu sözcükleri birçoğunuz kullanıyor. Kusura bakmayın ama bilgisayar yerine computer deyince elinize ne geçiyor? Tabii karşısındaki kişi altta kalır mı hiç? Kalmamak için kamera yerine web cam diyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Sonra bir bakmışız saçma sapan birçok sözcük dilimize yerleşmiş. Böyle yaparak elimize hiçbir şey geçmiyor. Tek yaptığımız şey güzel dilimizi yozlaştırmaktan başka bir şey değil…

Evet sen, sen Türk genci! Vatanını sadece bayrağına, dinine, istiklâl marşına sahip çıkarak koruyamazsın. En başta ama en başta diline sahip çıkmalısın.”Bir milleti yok etmek istiyorsan önce dilinden başla.” diye boşuna demediklerini anlamalısın…

Zehra Zengin

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘basariligencler.com’a’ sesleniyorum

Birkaç hafta öncesine kadar sitenizden haberdar değilim. Fakat son haftalarda sıkı takipçiniz haline geldim. Her şey iyi güzel, fakat ben 3 yıldır üniversite hayatımda birçok başarılı projelere imza attığıma inanıyordum. Ama şimdi içime bir kurt düştü; yani ben şimdi kendimi başarılıyım sanarken buradan fark edilmemem demek bir nevi başarısızlıktır dedim kendi kendime…

Merak etmeye başladım sonra, neye göre röportaj yapılıyor ve sitede yayınlanıyor. Henüz bu sorunun cevabını bulmuş değilim ama kendimle çelişkiye düşmem üzdü beni. Her ne kadar başarılı gençlerin hikâyelerini okuyarak motive olup gaza gelsem de, fark edilmemem de bir o kadar gaza getirdi kendimi. Demek ki dedim biraz daha fazla çalışmak gerekiyor ya da daha etkili reklam yapmak…

Bu güzel web sitesini izlemeye devam edeceğim, umudediyorum ve yürekten inanıyorum ki; bir gün kendi yazımı okurken gülümseyerek ve coşkuyla yoluma devam edeceğim…

Yasin Kaplan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘şehitlerimize, kederli ailelerine ve PKK’ya’ sesleniyorum

Öncelikle en fazla vefayı hak eden şehitlerimize; Kardeşlerim ben de 21 yaşındayım. Ögrenciliğim münasebetiyle sizlerle beraber o cephelerde o hainlere karşı silah sıkamıyorum. Bu bende derin bir elem bırakıyor. Sizler orada canla başla, yarı aç yarı tok, uykulu, uykusuz, sevdiklerinizden uzak bir görevi sırf ‘vatan borcu’ olduğundan görevinizi en layıkıyla yerine getirdiginizden kaniyim. Yattıgınız yerde rahat uyuyun. Bu vatan tarihte Türktü, gelecekte de Türk olarak kalacaktır. Bunu daha annelerimiz bize beşikte ögüt olarak verdi. Bu bir bayrak yarışıdır. Ahmetler gider, Mehmetler gelir. Mehmetler gider, Muratlar gelir. Her Türk genci bu kutsal topraklar için, Çanakkale’deki  şehitlerimizin aziz ruhları için onlara olan borçlarını ödemek için gözünü kırpmadan canını tereddüt etmeden feda etmiştir, edecektir. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, vatan eğer uğruna ölen varsa vatandır.” mısraları çok şey anlatıyor. Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Kardeşim, hayallerini, umutlarını ve tüm geleceğini vatan uğruna feda etti. “Önce vatan” diyerek tüm egolarından vazgeçti. Efsunlaşmış birilerinin aksine canını feda ettin. Ve en son cümlen, “Vatan sağolsun” dedin.

Şehitlerimizin kederli ailelerine; annem ağlama, kardeşim şahadet şerbetinden doyasıya içti. Beni de bir oğlun bil. Bundan sonra Mehmet’in yoksa Murat oğlun var. Ağlama babam, aglayıp ta sevindirme o kalleşleri. Senin oğlun artık peygamberimize cennette komşu oldu.

Kalleşlere; yüce Türk milleti tarihte sayısız düşmanla mücadele etmiştir. Ve hepsini de eli boş yollamıştır savaş alanından. Boşuna ugraşmayın. Büyük Türk milleti sizlere gereken cevabı her şehit cenazesinde dirayetli duruşuyla veriyor. Ünlü Fransız komutan Napolyon şöyle der; “Bana Türklerden oluşan bir ordu verin, dünyayı fethedeyim, zira Türkler yenilebilir, ama asla yok edilemezler.” Dünya anladı bizimle uğraşılmayacagını bir avuç küstah anlamadı. Onlar da anlayacak…

Murat Akdeniz

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘benliğini bulmaya çalışan gençlere’ sesleniyorum

Her şeyin hızla tüketildiği, değerlerin yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyada yaşıyoruz. Her ne ortaya çıkarsa, geldiği hızla kayboluyor. Son zamanlarda ise; gelişim, küreselleşme, kariyer yapma sözcükleri havada uçuşuyor. İlerleyelim, kültürlü olalım derken, aslımızı kaybetmekten hiç korkmuyoruz:
“Dünyaca ünlü yazarın şu kitabını ben de okumalıyım!”
“Orayı ben de gezmeliyim!”
“Masterimi şurda, stajımı bilmem hangi ülkenin eyaletinde yapmalıyım!”…
O da var, bu da var, şu da var… Peki nereye kadar?

Habire bir şeyler arıyoruz, bir arayış çabası içerisindeyiz. Fakat bilmiyoruz ki, aradığımız şey, kendi içimizde, kendi kültürümüzde fazlasıyla var! <”Alemde ne varsa senin dışında değildir. Ne istersen kendinden iste, aradığın da bizzat sensin.”> İşte H.z Mevlana tam da bunu kastediyor. Biz, özellikle Türk milleti, asla kendimizi yaşadığımız toplumdan soyutlayamayız. Biz birer fert isek, her fert de toplumu oluşturur. Toplumun sorunlarına sırt çevirene de <insanoğlu> demek yakışık almaz.

Öncelikle ne olduğumuzu, ne istediğimizi bilelim, barışık olalım benliğimizle. Bir günümüz diğerine eşit olmasın ki, safımız belli olsun. Hiçbir şeyin faydasız, nedensiz olmadığının farkına varalım. Ama öncelikle bilelim ki, cevher içimizde!

İşi ehli olanlar yapsın, hariçten gazel okunmasın. Herkes kendi kulvarında yarışsın.. Pes etmeyelim arkadaşlar! Yaşıyoruz, nefes alıyoruz, çıkmadık candan umut kesilmez. Silkinip kendimize gelelim, işe;aldığımız nefesin hakkını vermekle başlayalım..

Haydi, umutsuz olmak yok, en azından dünya, bunun için müsait değil!
Aradığımızı bulmamız dileğiyle…

Zehra Akdoğan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘5 kişilik jüriye’ sesleniyorum

Bir genç olarak beş kişilik jüriye sesleniyorum, çünkü seslenebileceğim diğer kişilere, şeylere seslenmek sadece sesde kalacak. Ama jüriye seslenirsem bir fırsatım olacak sesimi duyuracak, aklımdaki soruları belki cevaplayacak..

Sevgili beş jüri üyesine beş tane sorum olacak. Eminim benden yaş olarak büyüksünüz, ve daha tecrübeli. Bir genç olarak ilk sorum; gençler daha mı bilinçli gerçekten? Doğru.. Eğitime daha çok önem veriliyor artık eskisine nazaran. Önce ÖSS engelini aşıyor gençler canla başla. Sonra üniversiteye kapak atılıyor, iyi bir bölüme yerleşiliyor, bu da tamam.. Dersler bir şekilde verilirken ortamı değişiyor gencin. Zamanında ÖSS’den başını kaldırıp göremediği hayatla tanışıyor, başta yadırgıyor ama biraz değişikliğin kimseye zararı yok! değil mi? Sonra ailesinden de farklı bir şehirdeyse özgürlüğün tadını çıkarmaya başlıyor bunu hakettiğini düşünüyor çünkü. Öğrenci evi muhabbetleri, güzel arkadaşlıklar, sonra aşk.. Aradığı aşkı bulduğunu düşünür gencimiz. Aşkı yüzünden arkadaşlıklar önemini kaybeder önce. Sonra aşkının evine taşınılır. Tam bir karı koca hayatı yaşandıktan sonra aldatma girer devreye.. Ya pişman olur aldatan sürünür kapılarda gündüz gece ya da devam eder hayatına yeni parteriyle. Aldatılan da geri dönerse affeder aldatanı çünkü yoktur artık başka kapısı her şeyini verdikten sonra ona. Dönmezse de canı sağolsun der evlenmem artık ömrü hayatımca..(Eminim her gencin duyduğu gördüğü böyle bir olay vardır.) Bilinçlilik demek toplum örf adetlerini, kurallarını hiçe saymak mı?
Toplumu bir kenara bırakalım insan ailesinden aldığı yılların eğitimini, emeği, saygıyı, sevgiyi nasıl hiçe sayabilir bir anda? Aşk denilen şey bu kadar kuvvetli mi gerçekten?(2)

Üçüncü sorum gençlere bir sürü olanak sağlandığı söyleniyor doğrudur da. Kariyer hedefleridir, bilimsel yarışmalardır, üniversite eğitimleri vs. her şey çok güzel de tüm bunlar insan ruh sağlığından daha mı önemli? Benim farkında olduğum şeyin kimse farkında değil mi? Gençler değerlerini nereye bıraktılar? Ruh sağlığı iyi olmayan gençler kariyer yapmış, bir sürü atılımlar yapmış neye yarar?

Ve sevgili jüri hayatı soruyorum size?(4) Kaybettiklerimizi.. Kaybettiklerimize rağmen hayata nasıl tutunmamız gerektiğini.. İçimdeki bu özlemi nasıl dindireceğimi.. Bu yaşımda bana bu kadar ağır geliyorsa hayat, düşünüyorum kırkıma varır mıyım rahat?

Beşinci sorum da gençliğe rağmen,hayata rağmen, kaybettiklerimize rağmen bu düzene rağmen ve benim bu karamsarlığıma rağmen hayat yaşamaya değer mi? Ben cevap vereyim. Her şeye rağmen yaşıyoruz işte.. Mecburuz.. Değecek..

Betül Saldıroğlu

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ’sinema yapımcılarımıza’ sesleniyorum

Filmler artık hayatımızda olmazsa olmazlardan biri haline gelmiştir. Filmlerin geçmişi televizyonun icadından sonra hızla ilerlemiştir. Zamana göre filmlerin konusu ve türleri oluşmaya başlamıştı. Önceleri dramatik, duygusal, entrika ve kovboy filmleri izlenme rekorları kırıyordu. Şimdi ise izleyiciler yapımcılardan daha değişik türde filmler istemektedir. Günümüzde de izleyicinin isteğini karşılayan filmler yapılıyor.

Dünyada ilerleyen zamanda Hollywood filmleri çoğunlukla izlenmeye başlandı. Yıldız oyuncular çıktı. Galalar düzenlendi. Kalite artırıldı ve ABD sineması marka olmayı başardı. Tabii ki bu durum hemen olmadı. Ancak yapımcı şirketler güçlerini paylaşarak bunu başardılar. Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde ise farklı bir durum var. Mesela ben Çin ve Japon’ların yaptığı kültürlerine dayalı filmlerini destansı ve yapmacık olarak görüyorum. Haksız olduğumu düşünebilirsiniz. Fakat benim aklım altı yüz yedi yüz yıl önce kılıcıyla on beş küsur metre havaya zıplayan ve havada yaklaşık yarım dakika uçup düşmanlarını yere basmadan öldüren bir dövüşçü olduğunu sanmıyorum.

Asya’nın parlayan yıldızı Hindistan’ın Bollywood’una ise söyleyecek söz bulamıyorum. Adamların filmlerinde sokaktan geçen adamı başrolde oynatıyorlar. Ve ne keramet var ise filmlerinde sürekli enteresan danslarıyla onlarca dansçı filmin üçte ikilik kısmını filmde tamamlamış oluyorlar.

Şimdi gel gelelim bize… Bizim ne Hollywood ne de Bollywood’a benzer bir kuruluşumuz yok. Filmlerimizde dünyada o kadar bilinen izlenen filmler değil. Hani arada sırada bizimkilerde iyi filmler çıkarıyor. Haklarını yememek gerek. Fakat yetersiz bir durum var. Şöyle ki bizdeki filmlerde devam eden kalite yok. Bakın iyi filmler çekildi diyoruz. Oscar’a aday gösterildi diyoruz. Fakat bizim filmler Oscar ödülünün kapısını dahi göremeden geri dönüyorlar. Hadi bunları geçelim bizim yurt dışında ismi hafızalarda olan kaç tane oyuncumuz var? Bu durum gerekli midir? Neden olmasın ki bir insan ülkesinin tanıtımında ki rolünü görmüyor değiliz. Bakın bir Angelina Jolie ve Brad Pitt çiftine bu insanların yaptığı her şey attığı her adım milyon dolar değerinde haber oluyor. Buna benzer yıldız oyuncular ülkelerini bir nevi Harikalar Diyarı gibi gösteriyorlar.

Bize geri dönelim… Bizler de başarılı olabiliriz. Yeter ki başarının yollarını hep beraber düşünelim. Dayanışma ve düşünce alış verişi olmadan bu işlerin olacağını sanmıyorum.

Sözlerimi burada noktalamadan önce şunu da belirtmek istiyorum. Biz ne kadar başkası gibi olmayı istersek yanı başımızdaki değerlerimizi de başkalarına kaptırır ve sonunda başkası dahi olamayız.

Mikail Çağlar

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘erkeklere’ sesleniyorum

Küçüklüğümden beri cinsiyetçiliği sorgulamışımdır. Bana hep ters gelen, anlayamadığım, yerine koyamadığım taşlar vardı. Ezilen, şiddet gören kadınların acısı içime işlerdi. Erkeklerin gücünü karşısındaki ezerek göstermeye çalışmasını anlayamazdım. Kadınları suçladım çoğu zaman, erkeklerin o güç gösterilerinden tiksinerek.

Sosyolog, Aktivist Pınar Selek’in, ‘Sürüne Sürüne Erkeklik’ kitabını okudum. Kitap, erkeğin gündelik şiddetle olan ilişkisini sorguluyor. Selek’le kitabını okuduktan sonra yüz yüze görüştüm. Küçüklüğümden beri sorguladığım anlamsız değerleri paylaştım onunla.

Doğduğumuz andan itibaren kadın ve erkekler hep bir kalıba oturtulmaya çalışılıyor. Erkek adam edilmekte, kadın ise hizaya sokulmakta. Bir erkekten hükümdar, bir kadından o hükümdara hizmet edecek benlikler yaratılıyor. Kimler, neden yaratıyor bu kalıpları? Var olan iktidar ilişkilerinin devam ettirilebilmesi için, sistemin bu kalıpları yarattığını ve yarattığı bu kalıplardan da beslendiğini anlattı. Bütün iktidar ilişkilerinin de birbiriyle bağlantılı olduğunu. Bir nevi iktidarlar ittifakı. Ama asıl dikkat çektiği yön, erkeklerin bu süreçte, o güçlü gibi görünen duvarlarının ardında aslında ne kadar yalnız ve mutsuz olduklarıydı. Erkekler bu kalıplara girebilmek için, ne kadar çok şeyden vazgeçiyorlar kim bilir. Erkek en acı olayda ağlamamalı, çünkü o güçlü, soğukkanlı olandır, o herkesi bir arada tutabilendir. O yaşadığı korkuları aslında korkmuyormuş gibi gösterebilmelidir. Onun yıkılmışlıkları, acıları, gözyaşları olamaz. Çünkü toplum ona bunları öğretmiştir. İçinde ağlayan birini saklamalıdır o, hem de ebediyete kadar.

Kitapta Tayfun Atay’ın bir cümlesi vardı. ‘Erkeğin mahremiyetine girebildikçe, aslında ne kadar insanlıktan uzaklaştıklarını görebiliriz’ diye. Bazı değerler için, kendinden vazgeçebilmek, kendini yaşayamamak ne kadar zor olsa gerek. Selek bu kalıpların kırılmasını, erkeklerin kendileriyle yüzleşebilmeleriyle başlayacağını belirtiyor. Kadınlar acılarını bu kadar dillendirirken, erkekler neden yapamasın? O arka plana attığı benliğini niye öne çıkarmasın? Canı acıdığında niye doya doya ağlamasın?

Var olan iktidar ilişkilerinden kim memnun ki! Neden her gün hesap sorduğumuz, suçladığımız bu sistemi, kendi ellerimizle besleyelim. Hem de kendimizden bu kadar vazgeçerek, kendimizi hiç ama hiç yaşayamayarak…

Dicle Baştürk

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘YÖK’e’ sesleniyorum

ÖSS; kısaca ‘Öğrenciyi Saçmalaştırma Sınavı’ gerksizin ötesinde zaman kaybı ve ayrı bir masraf. Bu sınava hazırlanan binlerce gencin hepsinde de kazanma isteği ve umudu var. Herkez üniversite okumak için can atıyor ama bir de olaya şu boyuttan bakmak gerekir. Şimdi diyelim ki bin öğrenci adayı sınava hazırlanıyor. Kimi özel ders alıyor kimi dershane kimi ise kendi evinde hazırlanıyor. Sınav sistemini geçelim, sınava hazırlanan öğrencilerin sınava giriş standartları eşit mi sizce? Bence değil. Ha bir de hem özel ders alıp hem dershaneye gidenler var onlar bizlerden bin kat daha avantajlı. Şimdi 4 tane özel öğretmenden ders alan bir öğrenciyle ben aynı sınav koşullarında aynı sınava giriyorum. Bunun neresi adil ki? Tamam herkes aynı imkanlarla bu sınava hazırlansa derim ki bizim YÖK gerçekten çok sistemli bir sınav hazırlamış ama bunu söylemek zor gerçekten.

Birçok avrupa ülkesinde gençler daha çocuk yaşlarda istedikleri mesleklere yönlendiriliyorlar. Biz de ise ilkokul bitir ortaokul bitir liseyi bitir eeee sonra üviversite kazanacağım da bir meslek sahibi olacağım diye yırtın dur. Biz gençler bunu haketmiyoruz bence.

Peki diyelim sınavı kazandık. Mesela edebiyat öğretmenliğinde okuduk ve mezun olduk. Yaş oldu 25. Edebiyattan 20 bin öğretmen açıkta. Sen de oldun 20.001. açıktaki kişi. Diploman elinde sanki dört sene boşa okumuşsun gibi gelmez mi insana. Dört sene emek harcamışsın, hayalin öğretmen olmak. Ama devlet okuduğun halde sana iş vermiyor. Akıl mantık bunu almaz.

Sonuç olarak devletin yapacağı tek bir şey var: Daha az puanla daha çok öğrenci almak. Bu düzeltir sınav sorunumuzu. ÖSS sınavını kaldırmak zaten o kadar kolay bir şey değil ama sınava alternatif getirmek daha kolay bir şey.. ÖSS’yi hepimiz kazanmalıyız. Öyle puanlar almalıyız ki ÖSYM dahi şaşırsın. Onlar sınavı zor yaptı diye bizim kazanmamıza engel bir şey yok. Onlar duvar çekerse önümüze biz de duvarı yıkmayız üzerinden atlarız…

Numan Çakır

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘umuda’ sesleniyorum

Tanımazdım seni önceleri, çok uzaktın bana, belki de yoktun… Hayır! Dur! Dur biraz… Sana haksızlık ediyorum. Benim senin farkına varamamam sanırım öğretilmiş çaresizliğimin en olgun meyvesiydi… Evet evet sen vardın ama benim haberim yoktu ki senin okyanuslardan esen sessiz çığlığından ey umut!

Seni ilk görüşte tanıyamasam da zamanla tanıttın bana kendini. Keşke daha önceleri gelseydin ey umut! O zaman belki de dünyanın kaç bucak olduğunu bilmezdim! Ne halim varsa görmezdim belki de! O vakit insanlarin kaç yüzünün olduğundan da haberim olmazdı hem. Hep aynı severdim insanları sırat-i müstakim üzre… Ama senin yokluğunda öğrendim ben bazı insanların iki yüzlü olduğunu, bazılarınınsa ikiden de fazla!

Meğerse maskeli baloymuş hayat dedikleri, anladım sen yokken…
Sen yokken hayatı yaşıyordum senden sonra hayatla oynuyorum ey umut! Sen öğrettin bana bu oyunun kurallarını. Kaç kişi ile oynanır bu oyun bilmezdim ben, bilmezdim ki bir galibi olmayacağını bu oyunun! Ama kaybedenlerinin çok olduğunu sen yokken öğrenmiştim ey umut! Nerden mi biliyorum!? Anlamalısın ey umut! Sen yokken ben de kaybetmiştim bu oyunu… Neyse ki senle tanıştım… Galibi olamasam da kaybedenleri arasında değilim artık…

Bilemiyorum sana olan borcumu nasıl öderim ey umut! Şöyle en kıyağından bir ekmek arası balık ısmarlasam ödeşir miyiz? Istersen yanına şırada söyleriz… Efendim?
Anlayamadım.! Ahh! Çok özür dilerim dostum. Seni kırdıysam affet beni! Anlamalıydım seni besleyen şeyin bunlar olmadığını… Söyle, söyle bana ne yapmalıyım sana olan borcumu ödemek için ey umut!
Yaşamak mı!!?  Ölümüne yaşamak ha! Tamam, tamam eğer sana olan borcum bu şekilde ödenecekse yaşayacağım ey umut! Hem de ölene kadar!

Bu arada sana bir şey sorabilir miyim ey umut? Hayallerime ne kadar da benziyorsun… Tanır mısın hayallerimi?
Ne oldu? Neden tebessüm ettin ki?
Ne? Çok mu iyi tanırsın onları? Bizi tanıştıranlar da onlar mıydı zaten?
Offff… Çok karışmaya başladı bu ilişki. Zorlanıyorum artık anlamakta ey umut!
Ama anlayabildiğim en iyi şey senin varlığın… İyi ki varsın…

Ve sana sesleniyorum ey umut! Ne olur terketme yüreğimi bir daha beni mezara koymadan!

Yasin Yavuz

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘hayal kurmayı unutanlara’ sesleniyorum

Hadi şimdi seni yoran stajdan, KPSS telaşından kurtul ve düşün. Geçmişe dön kısa bir süreliğine. İlkokul dönemine git önce. Hayal kurmaya ilk başladığın zamanlara. Karar vermekte zorlanırdın hani, doktor mu olsam öğretmen mi diye… Ama okul bitince ailen duvar gibi dikilmişti hayallerinin önüne. Onlara göre kızlar okumamalıydı. Ve sen bunu değiştirecek bir şey yapamadın…

Her sabah izlerdin servise binip giden arkadaşlarını gözyaşları içinde. Hayal kurardın, servise binip gittiğini düşünürdün ama sadece hayaldi bunlar senin için. Akşamları uyumadan önce hayaller kurardın yine. Formalarını giyip okulu gittiğini düşünürdün, hiçbir şey olmamış gibi ve dudaklarını ısırırdın evdekiler duymasınlar diye ağladığını…

Arkadaşın üniversite tercihleri için dershaneye giderken sen de gitmiştin onunla. Dershanenin en üst katında köşedeki sınıftaydınız. Onlar tercih yaparken oturup sırada hayal kurmuştun. Oranın öğrencisi olmuştun hayalinde ve ÖSS’ye hazırlanıyordun. Bunun gerçek olmasını ne kadar da çok isterdin… Bu çok zordu. Ama hayali bile ne kadar güzeldi… Pencereden dışarıyı seyrederken sadece ağaç dalları görmüştü usul usul ağladığını…

Yıllar sonra ortaokulu dışarıdan bitirme sınavlarına katılmıştın arkadaşın vasıtasıyla. Ufak tefek engeller çıksa da bitirmiştin ortaokulu. Diploman elindeydi artık ve hayalini kurduğun şeyi yapmıştın. Ailene, yaşına ve çevrenin tepkilerine aldırmadan kayıt yaptırmıştın liseye. Giyerken formanı bir sabah aklına yıllar önce kurduğun hayaller gelmişti. Tam da hayalini kurduğun sahneyi yaşıyordun. Korktun, yoksa yaşadıkların bir rüya mıydı?

Dopdolu bir zaman dilimiydi lise. Sonra yıllar hızla geçmiş ÖSS heyecanı başlamıştı. Dershanede felsefe dersinde sessizce test çözerken birden aklına yine yıllar önce kurduğun hayaller gelmişti. Dershanenin en üst katında köşedeki sınıftaydın yine. Arkanı dönünce pencereden görünen ağaç dallarını fark ettin. Hayal kurmak ne güzelmiş diye geçirdin içinden gözünden akan birkaç damla yaşla birlikte…

Kısa bir süre mezun olacaksın ve öğretmen olacaksın. Hani ilkokul yıllarında kurduğun hayallerdeki gibi. Ne güzelmiş hayal kurmak.
Sakın hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Ve unutmayın ‘her gerçek, gerçek olmadan önce bir hayaldi’.

Nurdan Kireççi

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘hayallere’ sesleniyorum

Bir gencin belki de en temel ihtiyacı olmazsa olmazı, hayatı, nefes alış amacı, gece yatarken, sabah uyanınca ilk düşündüğü şey. Evet benim için hayaller bu kadar önemli, her ne kadar hayalleri suya düşmüş biri olsam da… Hayal kurmak güzeldi, doğan günü bunun için beklerdim hayallerimi gerçekleştirmek için. Hayallerde yaşardım, toz pembe olan hayallerde. Ama unutmuşum her rengin bir gün kararıp güneşin bir gün batacağını. Her şeyden güzeldi hayal kurmak, bir gün olacağına inanmak ve inandığım şey için çalışmak. Herkesin bir hayali vardır kimisi bu hayallere çok bağlanmaz her hayal gerçek olmayacak ya ne de olsa der, kimisi hayatını verir hayallerine olmayacaksa ölecekmiş gibi tutkuyla bağlanır hayaline, hayal ettiğinde aç bir çocuğu doyurmuş kadar belki de dünyayı kurtarmış kadar sevinir. İşte ben de böyleydim adeta aşık olmuştum hayalime geceleri bunla uyuyup sabahları bunla uyanıyordum. Olmazsa ölecekmişim gibi sanıyordum ben de yaşayamam dayanamam bu acıya sanıyordum. Bekledim ve çok çalıştım olması için. Ama olmadı. Evet olmadı ben yapamadım başaramadım. Bitmişti artık her şey evet yaşıyordum ama bir ölü gibi hayalleri artık olmayan ve üzüntüden başka bir duygu bilmeyen biri olarak… Kendimi avutmaya çalıştım, her son bir başlangıçtır bu hayal olmadıysa diğeri olur o da olmazsa diğeri dedim. Evet hala içimde o hayal kırıklığı o mutsuzluk var ama en azından artık yaşayan bir ölü değilim ve biliyorum ki bu bir avuntu değil ve gerçekten her son bir başlangıçtır. Evet her renk bir gün karabilir belki benim rengimde karardı ama bitti, geçti artık ve önüme bakmak zorundayım biliyorum. Bunu yapmak zorundayım çünkü her ne kadar hayallerimi gerçekleştiremesem de: Ben tozu dumana katmak istiyorum tozu dumanı yutmak değil!

Esra Ustaoğlu

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum

Seni anlatmamı istiyorlar… seni anlatırsam kendim bir başıma yapamam ki. Ama bir şeyler buldum galiba 6 kelimeden oluşursun, benim özelliklerimi taşırsın, kendi kendini seversin ama beni sevmezsin… Kendim benim için gerçekten çok önemlisin. Sana hala yazıya dökemediğim, anlatamadığım, ama senin anladığın mektubu yazamadım ki sen bunun varlığından haberdarsın onun için içim rahat. Her ne kadar bazen kendi kendime gülsem de, kızsam da, bağırsam da, ağlasam da, kendim bana alınmaz, kızmaz, küsmez, bağırmazsın. Çünkü kendinde olan özelliğin sayesinde çok sabırlısın. Kendim, bazen ben bile bunu fark edemiyorum. Kendi kendime, soruyorum nasıl bu kadar sabırlı olabiliyorsun? Cevabı kendimde, bilmiyorum. Artık büyüdüm ve kendimi iyi tanıyorum derken kendimde göremediklerimin olduğunu farkediyorum… Sonra kendi kendimi, tekrar tanımaya başlıyorum…

Ve şimdi nokta koyup ”Kendimi” değil, yazımı bitiriyorum…

Kevser Özen

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘çocuklara’ sesleniyorum

‘Hayatı ertelemeyin’. Bilmiyorum kaç düşünüz var geleceğinize ait? Dile getirdiğiniz ya da getirmediğiniz hayalleriniz rüyalarınızı süslüyor mu?

Bugünün gençleri bizler nasıl da kapıldık kaygıların peşine. Çoğu zaman sistemi eleştirdik, büyüklerimize hayıflandık. Neticede benimsemediğimiz sistemin içine yerleşiverdik.

Önce elimizden tutup okula götürdüler. Neden o sıralara oturduğumuzu düşünmedik. Kimi zaman sıkıldık, okula gitmek istemedik. ‘Okumak güzeldir, bak  bu tabelayı, şu otobüs numarasını  okumazsan öğrenemezsin’ dediler. Heveslendik, okuyacak öğrenecektik. Peki neler öğrendik?

Biz çocuktuk oyun oynamalıydık. Çamurdan evler, kumdan kaleler yapmalıydık üstümüzün kirlenme pahasına. Saklambaç oynamalıydık, karanlığa girip aydınlığımızı bulmalıydık. Oysa ne yaptık?  Her sene dershaneye gittik. Boş zamanlarımızda soru çözdük, hava almayı etütlere gitme yollarına bıraktık. Sınavlara giren sayısı arttıkça  ailelerimizi de yanımıza aldık. Bazen eskiden okumak için ailesinden gizlice sınavlara girenleri duyuyorum. Şimdiyse  aileler gençlerden önce sınav derdinde. Sınavlar araçlarımız değil amaçlarımız oldu. Düşlerimizi kaybettik. ’Nereyi tuturursam giderim’  düşüncesiyle girdiğimiz sınavlarda oldu da tutturduk 24 tercihten birini. Nereyi kazandık ne önemi var, başardık (!)  Öyle böyle üniversite mezunu olduk. Attık kepleri, aldık mezuniyet belgemizi. Sahi biz kim olduk? Elimize çamur, toprak, kum almadan mühendis, iki kelimeyi bir araya getiremeden öğretmen, yaratıcı olmadan mimar olduk.

Uçuramadık uçurtmaları, ıslanamadık yağmurda, sallanamadık salıncakta. Çocukluğumuzu çoktan seçmeli testlerde aradık, bulamadık. Düşlerimizin ucu bitti, yazamadık.

Remziye Uludağ

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘bizi ihtiyarlatanlara’ sesleniyorum

Nasıl ki zaman izafidir diyorsak, gençliğin veya yaşamımızın herhangi bir bölümünün de izafi olduğundan söz edebiliriz. Artık ülkemiz gençlerinin demografik göstergelerdeki istatistikten başka bir anlamı var mıdır, tartışılır ama epey yara aldığı bir gerçek olsa gerek, bu ülkede bu dönemi yaşayanların.

Anlaşılmaz bir şekilde, bir başarı fetişizmine esir edilen genç beyinlerin düşündüğü tek şey var: her ne yapıyorlarsa bir numara olmak. Hâlbuki bir şeyin birincisi olmak, genelde çok şeyin sonuncusu olmayı gerektirir. Bu bazen olması gereken bir ilkedir ki, bir şeye yoğunlaşarak o şeyin tüm hatlarına nüfuz edilebilsin ve ortaya doğru bir ürün çıksın. Bazense sadece kendimizi o şekilde görme isteğimizden başka bir şey değildir. Hatta çoğu zaman kendimizin de değil; kendimiz dışındakilerin bizi nasıl görmesini istediğimiz gerçeğidir.

Aslında ortada kendisi olan bir ben yoktur. Nasıl olsun ki? Bakar mısınız ifademize: “başarılı gençler”… Hadi diyelim ki başarılılar burada; o zaman bu gençlerin başarısızları nerede? Başarılı olanlar neden başarılı ve başardıkları ne? Başarımızın gerçek tarifi, yuvarlakları dışarıya taşırmadan karalamaksa, her şeyi bir daha düşünmemiz gerekmektedir. Gerekmektedir ki, kendimizi anlayalım da kendimiz olalım; yoksa daha çok ararız kendimizi ve aslında gerçek olmayan gençliğimizi!

Felsefe tarihinin zirvesindeki isim bir duvar ustasıdır. Kitleleri peşinden sürükleyen manevi önderler genelde tahmin ettiğimiz bir eğitim sürecinden geçmemişlerdir. Türkiye’ye Nobel Edebiyat Ödülü’ nü kazandıran yazarımızın eğitim süreci de mutlu sonla bitmemiştir, dünyanın bilgisayar devi şirketini yöneten insan gibi…

Kiminin düşüncesi, kiminin sıra dışılığı, kiminin parası, kimininse parasızlığı bir başarıyı ifade etmiştir. Ama ortak noktaları, dönen çarkın dışına çıkmalarıdır. Bizler ise ancak dönen çarkın içindeki profesörü, borsacıyı, doktoru, gazeteciyi, zengini başarılı sayıyoruz. Aslında bunlar o başarıların yanında, bir başarı değil sadece bir sonuçtur. İkiyle ikiyi çarptığımızda sonucun dört olacağını bilmemiz gibi.

Ey gençleri ihtiyarlatanlar, gençlerin beyinlerini bir huzurevi ararcasına meşgul edenler, herkes başarılı mı olmak zorundadır, herkes mutlu olmak zorunda mıdır? Bu denklemin çözüm kümesi, boş küme midir yoksa içinde fırtınalar kopup da dışarıya meltem esintisi veren bu paradoksal gençlik bir hayal midir?

Erşan Ağbaş

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘orta yaşı geçmek üzere olan anneme’ sesleniyorum

Canım, özel ve biricik anneciğim,
Seni gerçekten, gerçek sana ne ifade ediyorsa, çokkkk ama çok seviyorum. herkese sorarlar kim gibi olmak istersin diye ben hep sen gibi, sen olmak istiyorum. Bu yazıyı okuyanlar senin bir genel müdür ya da ne bileyim üst düzey bir konumda olduğunu zannediyorlardır heralde diye düşünüyorum. Bilmiyorlar ki sen orta ölçekli bir fabrikada çalışan bir fabrika işçisi ben ise uluslararası ticaret 3. sınıf öğrencisiyim. Ne tür bir benzerlik beni senin gibi olmaya itti dersen(annem olman dışında) sen evlatların için hayatın boyunca en azından kardeşim ve ben dünyaya geldikten sonra bütün varlığınla; sağlığınla, rahatından fedakarlık yapmakla, hayallerinden büyük ölçüde vazgeçerek; bizim için çalıştın, hayatla mücadele ettin. Kayıpların oldu, arkana bile bakmadın; üzüldün, tebessümünü yüzünden hiç eksik etmedin…
Ve şimdi senin zaferin olmak istiyorum; unutmadığın, unutmayacağın, hep olmak istediğin yere ait, ‘ anneler ne aslanlar doğuruyormuş’ dedirten…

Ayşe Akgün

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘global kriz çıkaranlara’ sesleniyorum

Malum bütün dünyada “ABD kaynaklı küresel mali kriz” denilen ve çok “ciks” isimli bir kriz var. Herkesin ağzında bir krizdir gidiyor. Bendeniz de işletme okuyan, yani ekonomiyle haşır neşir biri olarak krizi es geçmeyeyim dedim. Bakarsın duyarlar. (internetin bu özelliğini çok seviyorum.)

Sizlere sesleniyorum aç gözlü CEO’lar, brokerlar ve ilgili herkes… Ya kardeşim, yediniz yediniz sonra bütün dünyayı etkilediniz. Bu nedir böyle ya? Bu ne “oh iyi oldu” culuktur, bu ne “devletin malı deniz, yemeyen keriz” ciliktir, bu ne “dünyaya bir daha gelsem yine yerim, sen ne karışıyorsun kardeşim?” ciliktir böyle. Hayır bir şey değil “krizin domino etkisi “ diye bir şey var. Siz oradan yiyiyorsunuz, sonra biz de etkileniyoruz. Yoksa eyvallah kardeşim istediğin kadar ye. Bana ne?

Sistemi belirleyen bazılarınız vur demiş, siz öldürmüşsünüz. Sizler Adam Smith’in “görünmeyen el” inin  (yani piyasaların) her şeyi yola sokacağını söyler dururdunuz. N’oldu ha n’oldu? Ben de dünyada “gizli adaletin” var olduğunu düşünüyorum. O yüzden benden söylemesi. Bir gün bunların  acısı mutlaka çıkacaktır. Bugünün yarını da var, alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste gibi Türk atasözlerini anlamanızı öneriyorum. Gerçi siz ak akçe kara gün içindir ve sakla samanı gelir zamanı gibi paraları toplamayla ilgili  atasözlerimizi duymuş ve pratiğe dökmüş durumdasınız. Ama gidişat gidişat değil. Bak Obama’da geldi. (Herkes adama kurtarıcı gözüyle bakıyor.) Sizi düzeltirse o düzeltir. Zaten ne demişler. İnsana önce eşeğini kaybettirip sonra bulduracaksın ki kıymetin bilinsin.

Her şeye rağmen aynı gemideyiz. O yüzden fazla kötü durumda olmanız Türkiye olarak işimize gelmez. Dikkatli olmak lazım. Durmak, düşünmek ve tabi dürüst olmak da…

Zeki Daştan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum

Merhaba anne. Genç olarak dediğime bakmamanı rica ediyorum. Çünkü ben hala senin çocuğunum. Bazen senden uzaklaşmak istememe alınma. Bazen böyle şeyler oluyor. Ama lütfen üzülme. Çünkü seni seviyorum.

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Ne çabuk büyümüşsün diye bana kızacaksın. Ama lütfen kızma. Neden bilmiyorum, boyum hızlı uzuyor biraz.

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Anne, senden gizli yaptıklarımı bilseydin, ömrün boyunca gözlük takmak zorunda kalırdın. Ama lütfen darılma. Hepsi olmasa da bazılarını kendi iyiliğim için yaptım. Büyük adam olmak istedim. Lütfen darılma, hala küçüğüm biliyorum.

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Şimdi düşündüm de, anneler her şeyin onlara anlatılmasını istemezler bence. O zaman çocuklarının her zaman saf olmadıklarını kabul etmek zorunda kalırlardı. Her zaman saf olmadığımı itiraf ediyorum. Ama çoğu zaman da saftım . Anne, üzülmemeni rica ediyorum. Anneler çocuğunun saf olmasını istememeli bence. Senin de öyle olmamı istemediğini biliyorum. Ve beni olduğum gibi kabul ettiğin için sana teşekkür ediyorum.

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Bana  taktığın aymaz, tembel şeklinde bir sürü sıfat var. Bir kısmı doğru, biliyorum. Ama belki de kafamla iş yapıyorum. Bir gün dünyayı kurtarabilirim. Zeki olduğumu biliyorum. Zeki olduğumu da sen söylemiştin. Bir gün dünyayı çoraplarımı toplamayı öğrenmeden kurtarırsam bana çok kızacaksın. Ama dünyayı kurtarsam da yanımda kal. Lütfen.

Bir genç olarak ‘anneme’ sesleniyorum. Beni  umarım ağzımdan salya akıtmamayı bilmediğim zamanlardan canlandırmıyorsundur kafanda. Keşke ben de senin  o zamanlarını görebilseydim. Bu bir haksızlık bence. Bunu duysaydın, o ne biçim konuşma diyecektin ve bıyık altından gülmeni gizlemek için alt dudağını ısıracaktın, ya da öksürüyormuş gibi yapacaktın. Ama güldüğünü hep bunlardan anlıyorum anne. Ve de kızabilirsin, çünkü anneannem senin de salya akıtmaman gerektiğini bilmediğin zamanları anlatıyor bana. 

Her zaman yanımda olduğu, gülmeyi bildiği, beni sevdiği ve bir gün dünyayı çoraplarımı toplamadan kurtaracağım fikrine katlanabildiği için anneme teşekkür ediyorum.
Bir genç olarak ‘annemi’ seviyorum.

Merve Soylu

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘bizleri anlayacaklara’ sesleniyorum

Bir ülkedeki illerin tamamı gelişmişse o ülke ilerleme yolunda gidemez. Örneğin Muş… Hala elektrik, su, yol vb. sorunlarla boğuşan bir ildir. Ne bir belde ne de bir ilçe bilindiği üzere bir il ama sadece iki fabrikası olan. Muşlu işadamları batıda gelişmiş ortamın içinde olmak isterken bu sayıyı neden çoğalmadı acaba?

İmkânsızlıklar yanı sıra batı bölgemizdeki insanların yanlış tanım ve söylemleri de biraz daha itti bu yerleri arka plana. ”Batı bölgesindeki insanlar Doğuluları terör olduğunu mu sanıyor? Onlar insansa bizde insanız” diyor Muşlular…

İnsani olarak doğu ve batı arasında hiçbir fark yoktur. Farklılık insanlara ait düşüncelerdedir. Doğuluların Kürt olması nedeniyle terör olduklarını sanırlar ama Kürt olmak terör olmayı gerektirmiyor. Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki insanlarda askere gidiyor. Ama sadece onlar değil. Bütün Mehmetçikler amcamız, dayımız, ağabeyimizdir.

Kürt olmak işte bu şekilde terör sıfatıyla anılmamıza neden oldu. Gelişmenin ilerlemenin önüne bazı setleri de bu gelişmeler çekti. Evet, biz Kürdüz ama acı çekmenin acısıyla başkalarına acı çektirmeyen insanlar olarak. Çünkü o acıları bizde tadıyoruz hem de fazlasıyla…
Hem acı çekiyoruz hem de yanlış tanınmanın damgasıyla anılıyoruz.
Evet biz de insanız ama insanlar, insanları böyle ezmemeli!!!

Dilek Güler

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘Atatürk’ün değer verdiği gençlere’ sesleniyorum

Evet Atatürk`ün söylediği gibi “Genç fikirler, gerçek fikirlerdir” sözünü dikkata alarak biz geçlere düşen Türkün gücünü artık bilim alanında ilim alanında yeterince sergilemenin vakti geldiğine inanıyorum..

Artık yok şu olmasıydı yok bu olmasaydı gibi bahanelere sığmadan kendimizi geliştirerek hep ilerimizi görerek bazı olayları aşmamız gerekiyor… Globelleşen dünyada artık türk gençlerini ön safhalarda görmek istiyoruz.

İnsanlar artık bilim çağında bilgiye yöneliyorlar teknolojiye uyuyorlar.. Bizim de artık Türk gençleri olarak yine Atamızın bizim için söylediği “çalışkan, zeki” sıfatlarımızı bütün dünyaya göstermemizin vakti geldi diye düşünüyorum.. Bu konuda tabii bize düşen görevlerin yanında bize destek olacak aile, akraba, öğretmenlerimiz ve tabii ki devlet büyüklerimizden de destek bekliyoruz..
“Genç fikirler, gerçek fikirlerdir”
M.Kemal Atatürk

Murat Şemsi

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘fütursuzca gidene’ sesleniyorum

Zaferlerin kutsanmadığı, hayatın yaşanmaya değer bir yanının olmadığı bir dünya kaldı senden sonra bana… Gidişin kapı önündeki kedi, çöpü alan çöpçü, karşı evdeki Ayşe Teyze ve her gün ekmeğimizi getiren bakkal çırağı dahil herkesi etkiledi. Ve bu eylemden en çok etkilenen zamir Ben…
Çiçeklere  su verme isteğim kalmadığı için soldular…
Kedi zaten sadece sen varken yenildiği için tavuk kemiklerinden mahrum kaldı…
Evden de çöp çıkmaz oldu uzun zamandır. Bir şey kullanmıyorum ki, adına yazdığım mektuplar var hiçbir şeyden farklı… Gönderemediklerim…
Pencereye de çıkmıyorum Ayşe Teyze’yi görmez oldum… Akşamlarını gelişini beklediğim biri yok çünkü…
Bakkal çırağı da evimize uğramaz oldu. Zaten sen yokken yediğim hiçbir yemeğin ve hayatın tadını almadığım için ekmekte almıyorum, ha ekmeksiz yemişim ha ekmekle iki türlü de mideme oturuyor nasıl olsa…
Zarfların, edatların, gitme eylemlerinin ve yüreğimin durmak bilmeyen ünlemlerinin arasında Ben…
Ben hala bıraktığın yerdeyim.
Bıraktığın yerde böyle sensiz nasıl yaşanacağını öğrenmeye çalışıyorum.
Yılların çare olacağını söylemiştin giderken… Ama giderken her saniyenin bir yıl olacağını ve o yılların gidişinle yanıma oturacağını ve gitmeyeceğini söylememiştin…
Zaten alıştım gidişini misafir etmeyi… O da olmasa yokluğun var gönlümde…
Kocaman bir boşluğu dolduruyor… Boşluğu dolduran bir yokluk… Gönlüme yokluğu getiren kocaman bir boşluk…
Adını koyduğum ama adını söyleyemediğim çaresizlik rehin aldı ellerimi, kelimelerimi, düşüncelerimi, hislerimi…
Yalnızlığı yazamaz oldu hiç bırakmayacağını söz verdiğin eller…
Dinlerken uyuyakaldığın kelimeler dökülmüyor artık dudaklarımdan…
Hararetli tartışmalara sebep olan düşüncelerim, doğa üstü bir güçle bile okunmaz halde…
Çünkü hep yok hep yoksun…
Ruhumun dizginlenemeyen varlığına karşılık… Yokluğun gönlümde, beni varlığının hayalleriyle oyalamakta… Huzur sokağının huzursuz bir sakini yazıyor bunları.. Sana söyleyememenin burukluğu var içimde.. Topal karıncayım aşkına yürüyen, sırtımda dünyanın yükü, heybemde resmin, kalbimde ismin var… Vazgeçememenin acısını taşıyorum bir de…

Rana Nur Özlü

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘doğmamış bebeğime’ sesleniyorum

Bebeğim, fındık kurdum… Sana belki de ‘nerde o eski günler’ diyeceğin bugünlerden sesleniyorum. Çünkü senin yaşadığın dünya şuan ki dünyadan daha kötü olacak bunu şimdiden görebiliyorum.

Teknoloji çılgınlığını yaşadığımız ve hayatımızı dört duvar arasında elektronik ekranlara bakarak geçirdiğimiz ‘bugün’ senin ‘yarınından’ daha güzel maalesef. Güzel çünkü arada bir de olsa iletişim denen şeyi kitaplardan okuyup hayatımıza geçirmeye çabalıyoruz. Ama kısa süre sonra yeniden koşuşturma, stres, hızlı adımlar… Ve hayat devam ediyor.

Sana şimdiden sesleniyorum ki hayata gözlerini açtığın o gün şaşırma diye. Çevrendeki insan kalabalığını görüp aldanma diye. Hoşgörüyü savunan ama kapı komşusunu bile gör(e)meyen insanlarla çevrilecek hayatın. Sen de zamanla alışıp gideceksin buna. Komşun açken tok yatar olacaksın ister istemez. Ana haber bültenlerinde şimdilerde bile artık garip gelmeyen gasp, kundaklama, hırsızlık, tecavüz, cinayet, vahşet haberleri belki senin zamanında kaydadeğer görülmeyip yayınlanmayacak bile.

Susuz, kurak, çöl bir dünyaya doğacaksın belki. Senin de akranda bir akbaba açlıktan ölmeni bekleyecek kimbilir? Savaşlar bitmeyecek, insanlık son kalan kırıntılarını da işgalcilerin elinde yitirecek. Baba ocaklarına ateş düşecek, bomba düşecek ve yine bitmeyen nefreti kusacak kendine insan diyenler.

Sana böyle bir dünya bırakıyoruz bebeğim. Keşke törpülenmiş tırnaklarımız yerine nasırlaşmış ellerimiz olsaydı da yüreğimiz nasırlaşmasaydı. Özür dilerim seni böyle bir dünyayla baş başa bıraktığım için. Umarım bizi affedersin.

Mürüvvet Adalı

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘gençliğime’ sesleniyorum

Gençliğim!.. Akreple yelkovanın ruhuna asılmış gibi ellerimden kayıp gitmen değil, benim için en olması gereken, hayatımın kaydında bana bir tutam da olsa unutulmazlık bırakman olurdu..

Boşa geçmiş ya da arta kalmışlıkta seni kaybetmek değil, dolu dolu yaşanmış saniyelerde hayatımın artı ekranına kazanç olarak seni ekleyebilmek.. İşte o zaman ilk nefesimdeki gözyaşı son nefesimde tebessüme dönüşecektir. Farkında bile olmadan üstüne basıp geçtiğim nice fırsatlarım, aslında benim elimde olmayan ama benim olan bir yaşamın sonucu olsa gerek. Yaşadığım fakat dizginlerinin bana verilmediği bir yaşam.. Hayat adı verilen, bize belli rollerin en baştan dağıtıldığı bir tiyatrodan ibaret değil mi? İşin sırrı kimbilir belki de bu oyuna farklı enstantenelerle renk kazandırabilmekte, aslına rücu eden her olayda baştan bir asıl oluşturabilmekte.. Böylesine bir başkaldırış insan ömründe sadece bir gençlik heyecanıyla, hevesiyle var olabiliyorsa, işte burada sesleniyorum bir yerlerde ışığını arayan gençliğime: Hiçbir şey için geç kalınmış değildir bu hayatta son nefes verilmeden!! Engeller aşılmak için varsa eğer ve bir kez çıkılabiliyorsa hayat sahnesine, pişmanlıklar niye bu gençliğimde!!! Yaşam bir bulut gölgesinden geçmek kadar kısa..

Şimdi bir pişmanlığı binlerce umuda, bir vazgeçilmişliği binlerce sahip çıkışa değişiyorum bu sahnedeki kendi rolümde, inadına hayatımın dizginlerini elime alarak!!

Sevde Arıkan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘Elpis’e’ sesleniyorum

Evet yanlış duymadınız, Elpis’e sesleniyorum. Ne bu ülkeyi yönetenlere, ne kurumların başındakilere. Elpis, Yunan mitolojisindeki “umut tanrıçası”dır. Yani bir nevi umudun temsilidir. Adı ağızlara alındığında yüreklere, huzur ve mutluluk hâkim olur. Evet, sadece o bir umut kıvılcımıdır.

Bizleri yönetenler umutlarımızı göz göre göre çalıyorlar. Onlar, seçilirken sarf ettikleri sözlerin hiçbirini yerine getirmezken, kendi ideolojik düşüncelerini ve kendi hayallerini gerçekleştirmek için “yalan” söylüyorlar. Bizlere, sadece doğruyu yaptıklarını söyleyerek, olan hataların halktan kaynaklı yani bizden kaynaklı olduğunu çekinmeden belirtiyorlar. Aslında siyasi bir yazı girişimde değilken, parmaklarım istemsiz salt ideolojimin hükümranlığında hareket ediyor.

Yaşadığım topraklar içinde barış hâkim olmadıkça; sadece birilerinin dedikleri salt gerçek olarak algılanıp bu yönde uygulamalar yapıldıkça; ırk, din, millet ayrımı içerisindeki tutumlarla, insanların onurları ve gururları rencide oldukça; daha dünyanın nasıl bir yer olduğunu kavrayamadan gözlerini ölüme açan bebeklerin hâlleri değişmedikçe; “ben özgürüm, ben özgürüm!” naraları özgürce atılmadıkça; özgürlükle maneviyatı bağdaştıramayanların tutumu değişmedikçe; bu günlerde Obama dünyaya umut saçsa da, söylemlerinin icrası gerçekleşmedikçe; vatansız insanlar dünyada sahipsiz kaldıkça; birileri benim yerime karar verip, birilerinin ölüm fermanlarını imzaladıkça; hukukun insanı değil, sadece kurumları koruyucu tavrı değişmedikçe; “açım, işsizim, açıktayım…” sözleri ağızlardan çıktıkça; insanlığın tarihinde çekilmiş salt fotoğraflar değiştirilmeye çalışıldıkça; ben Elpis’i daha çok yâd edeceğim.

Elpis de bizlerden umudu kesti. Umudun sadece “klişe” olarak zihinlerimize yerleştiğini görünce, vazgeçti asli görevinden.

Belki yazdığım satırlar içerisinde salt bir çözüm bulamazsınız, sadece yakarış bulursunuz. Kulun, Tanrı’ya yakarışı gibi. Samimi. Ama yine de umudu olan, her şeye rağmen.

Vahşi rüzgârların peşinden sürüklenmek yerine, biz bu rüzgârın üzerine eselim. Bir insana baktığımızda, sadece etini ya da kemiğini değil, bütününü görelim. Dünyanın rengini, barışla ve umutla değiştirelim.

Hayal di mi bunlar? Hayal de olsa, düşünmesi bile güzel…

La Rochefould: “Umutlarımıza göre söz verir ve korkularımıza göre hareket ederiz” der. Desenize yanlış kişiye seslendim. Seslenişim, Phobos’a(Korku, dehşet tanrısı) olmalıydı…

Ozan Akgül

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kendimi içinde konumlandıramadığım zamana’ sesleniyorum

İlkbahara girerken sonbahar şarkıları dinleyemem, dinlememeliyim.. Zamanın ruhuna aykırı davranmak olmaz; zaten zaman ruhuma sunduklarını sorgulatmaz.. Bir nevi düşünce suçlusu olmaya aşinayım galiba, ruhum aşina sorulmuşların cevapsız kaldığı kelime oyunlarına.. Kelimeler kadar dönek hiçbir şey görmedim ve kalemler kadar şekilci olan hiç bir şey…

Kendimi anlatmalıyım dedim. Bir kez dedim, iki kez dedim, üç dört beş ama sesimi dinletemedim. Zamanın gürültüsü çok fazla ve benimki gibi sesler cılız kalıyor hayatta. O kadar cılız ki; duyulmayı hak etmiyor adeta.. Duyurmak için kendimi zorlamalıyım, zorlanmanın sınırı yok.

Eşik değerindeyim hayatın; bir şarkı uzağında ilkbaharın ve bir şarkı uzağında sonbaharın.. Kelle başı saymalarla geçiştirilen vatan toprağımın; ilkbahara hasret ve yağmursuz sonbaharlarında dua eden parmak uçlarıyım. Öyle parmak uçları ki yaradan bereden belirsiz, parmak demeye şahit gerek.. Ve ne yazık ki o şahidi vatan toprağımın dışından bulmak gerek…

Bu toprakta şarkıların da ruhu var, Adı var her hikayenin, içlerinde birbirinden yürekli kahramanları var. Ama kahramanlar artık hikayelerde sadece. Zamanın körelttiği bu ülkede ancak kahramanlık senaryoları yazan üçkağıtçılar var.. Üçkağıtçılar ki üçü beş fiyatına satan…

Zihinlerin ıstırabını yaşıyoruz artık. Tarihten gelen haykırışları duyup acı çeken zihinlerin ıstırabını. Ruhlar hissedemez oldu ne yazık bu haykırışları. Zamanın da ruhu var, kirlenmiş bataklıktaki bir ruh zamanınki. Ve bu ruhun asit yağmurları gibi memleketin üstüne yağan acımasız bir hükmü var. Hüküm belli; ahde vefa etmiş kusuyor zehrini çığlık çığlık gökyüzüne.. Öyle bir gökyüzü ki sunuyor panzehri zehirlenmiş ruhların kutsal özüne.

Yusuf Keskin

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘gençliğe’ sesleniyorum

Bir genç olarak gençliğe sesleniyorum, çünkü beni en iyi onlar anlayacaklar. Ey Türk gençliği, beni anlayacağını ümit ederek yazıyorum satırlarımı. Yaşamak güzel değil mi hele de genç olmak. Yaşayabiliyor musun gençliğini doya doya. Yaşayabildiğin bütün güzellikleri yaşamaya çalış. Her günün yeni bir gün olduğuna ve her yeni günün sana güzellikler getireceğine inandır kendini. İnandır ki yaşamaktan zevk alasın. Bu günlerimiz öyle böyle geçecek, geriye dönüp baktığımızda tebessümle hatırlayacak birçok anımızın olmasını istemez miyiz? Biliyorum bazen öyle çok sıkılıyorsun ki her şeyi yakıp yıkmak istiyorsun. Okulu bırakmak, evden uzaklaşmak ama bunların hiçbiri çözüm değil bunu sen de biliyorsun.

Ey gençlik sev kendini, genç olmayı sev, yaşını sev, gençliğinin farkına var artık. Sorumluluklarını bil, yaşamaktan ve sevmekten sakın korkma. Ağaçları, yürümeyi, koşmayı, gülmeyi, yağmuru, güneşi, toprağın kokusunu, şiir okumayı şarkı söylemeyi, çığlık atmayı, cimbomu, karakartalı, hatta ÖSS’ yi bile sev. Ha sakın bunları severken kendini unutayım deme… Severek yapacağımız her iş bizi daha çok mutlu edecektir. Bak bir taşta iki kuş hem mutlu olacaksın hem de sorumluluklarını yerine getireceksin. Bundan iyisi Şam’da kayısı.

Ey gençlik sana sesleniyorum. Gönlünce yaşa, eğlen, gençliğinin tadını çıkart dedim ama sende vur diyince öldürme. Titre ve kendine gel. Aç gözlerini etrafına bir bak neler oluyor dünyada. Kayıtsız kalma olanlara bu ülkenin geleceği sensin herkes sana güveniyor. Görevlerini en iyi şekilde yerine getir. Atatürk bu vatanı sana emanet etmedi mi demedi mi “Bütün ümidim gençliktedir”. Atamız bize bu kadar güveniyor ama biz hala kendimize güvenmiyoruz. Ey gençlik güven kendine. Gaflet halinde olma uyan artık. Bu ülke bizim; dinamik, çalışkan, cesur, kendine güveni olan bir gençlik olmamızı istiyor. Ulusumuzu çağdaş uygarlıklar seviyesine bizler çıkaracağız. Bunu da ancak çalışarak yaparız.

Ey gençlik, ben gencim deyip bırakma her şeyi büyüklerine. Unutma ki Fatih’te senin yaşlarındaydı İstanbul’u fethettiğinde.

Emine Güven

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘yalandan özgürlüğe’ sesleniyorum

Birinci sabah, ikinci sabah, üçüncü, dördüncü ve bilmem kaçıncı sabah… Kurucusu belli olmayan veya olan ama beni alakadar etmeyen, anlamakta güçlük çektiğim bir düzenin parçasıyım. Bu düzen kendini sorgulatma girişimlerine yaşama kaygısı diye bir engel koymuş ama yaşama kaygısının ötesinde birçok derinlik var insanın içini acıtan…

İnsanları birinci ikinci üçüncü eleman düzeyinde etiketleyen, herkesin hak ettiği akıl sahipliği mertebesine hiç uğramayan bir sistem… Her yerde ciddiyetten uzak ve yalanla dolu öğretilere ciddiyetle inandırılmış insancıkları görmek canımı yakıyor…

Özgürlük anlayışının teması çok vahşi ve tek cümleyle anlatılabilecek basit; “özgürsün, istediğin zaman istediğin yerde konumlandırabilirsin kendini ama eğer bizim senin adına tercih ettiğimiz yerde olmazsan yaşayamazsın.” Eğer tercih yaşamaktan yanaysa özgürlükte bu felsefenin darağacında sallandırılmış oluyor bir acı dolaylamayla… ve eğer bir de tercihi yaşamaktan yana olan ve yaşatmak zorunda olduğunuz hayatlar varsa durum düşünce boyutunda bir kangren halini alıyor.

Özlem Keskin

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘girişimci gençlere’ sesleniyorum

Haydi gençler harekete geçme zamanı! Var olanı kullanma zamanı. Elimize bırakılan emaneti alma zamanı. Haydi! Ayağa kalkma zamanı.

Eğer bunun adı girişimcilikse, girmeye hazır olma zamanı. Devleti rahat bırakıp, kendi ayaklarımız üzerinde durma zamanı. Eğer bu vazifeyse, vazifeyi hakkıyla yerine getirme zamanı. Kendi fikirlerimizi dünyaya duyurma zamanı. Fikirlerimizi üzengi sayıp, onları örs taşının üstüne yatırarak, irademizi çekiç yaparak, fikirlerimize tüm gücümüzle vurma zamanı. Nakış misali fikirlerimizi ince ince işleyip, korkmadan onları ortaya koyma zamanı. Kendimize ütopik değil, fakat zor olan hedefi seçip, azimle o hedefe doğru yürüme zamanı. Başarısızlığa yenilmeyip, başarı yolunda fedakarlık etme zamanı. Gerekirse başarıya tırmanmak adına, tırnaklardan vazgeçme zamanı. Başarı yolunda bahaneleri arkada bırakıp, yarışı kazanma zamanı. Gelişen toplumlara öncülük edip, içinde bulunduğumuz toplumu zirveye taşıma zamanı. Bugünü en iyi şekilde yaşayıp, zamanı iyi kullanma zamanı. Sorumluluklarımızı sahiplenip, gereğini yerine getirme zamanı. Hayatın arkasından koşup onu yakalamaya çalışmak yerine, onunla birlikte koşma zamanı. Yapacaklarının büyüklüğünü kavrayıp, kendini tanıma zamanı. Çağın getirdiklerini eleştirmek yerine onu en iyi şekilde değerlendirip, kullanma zamanı. Gelişen dünyayı ilerleyen teknolojiyi, takip edip, yaratıcı düşünmeye başlama zamanı. Yorgun gözlerle değil, yeni doğmuş çocuğun meraklı gözlerle etrafını seyretmesi gibi, merak duygunuzu kamçılayıp, öğrendiklerimize yenilerini ekleme zamanı. Yaşlılardan daha yaşlı hissetmek yerine, doping alan sporcu gibi harekete geçme zamanı.

Haydi! Girişimci genç. Şimdi uyanma zamanı. Şirketleri kurup, başına geçme zamanı. Başkasının hazırına konmakla değil, kendin hazırlayıp kulanma zamanı. Sadece tüketici değil, üretici konuma geçme zamanı. Kendi fikirlerini dünyaya duyurma zamanı. Haydi! Kalkıp, koşma zamanı.

Sefa Arık

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kimseye’ sesleniyorum

Kimse her kimse her nedense…
Seslendiğim kişi kimse, yani kimse değil.. Aslında hiç kimse: Sebebi ise, seslendiğimiz kişiler sesimizi işitmez oluyorlar…
Amerika’ya mı sesleneyim Türkiye’ye mi?
YÖK ve RTÜK başkanına mı yoksa siyasi patilere mi?
Sonuç ne olcak yada yazdıklarım neyi değiştirecek o da malum…
Sorunlar çağında yaşıyoruz 21. yüzyıldayız; evet her geçen yüzyıl insani ilişkilemizin gelişmesi beklenirken aksine her nedense daha da yobazlaşıyoruz..
Teknolojimiz mi eğitimiz mi neyimiz kötü her şeyimiz her geçen gün dahad a gelişmiyor mu?
Peki her şey daha da güzelleşirken neden insanoğlu kötüleşiyor?
Bakınız Filistin’e, Irak’a , Afganistan vb.
Neden gelir dağılımında eşitsizlik var?.. Neden insanlar açlıktan ölüyor?.. Neden terör örgütleri var?.. neden, neden?…
Ve bir çok problem… bir çok prbplem…
İşte binlerce hatta milyonlarca problem amacımız insanca yaşamak olsun amacımız barış olsun amacımız daha güzel bir dünya olsun her zaman….
Ben de ‘kimse’ye sesleniyorum, o kimse her kimse her nedense…

Uğur Tosun

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ’sensizliğime’ sesleniyorum

Oturuyordum yitik, perişan ve pişman… Etrafımı seyrediyordum. Aşinası olmadığım yüzler itiyordu beni hülyalara… Zifiri karanlık oluyordu her yer; ben çöküyordum kuytuya. Bir ışık gerekiyordu defetmek için o zifiri edayı. Allah’ım bir ışık… Sonra sen giriyordun içeriye ve içerisine tâ yüreğimin. Kopuyordu zifiriler, aydınlığa koşuyordu kuytular. Seher vaktini andırıyordu gözlerinin cennet güzelliği. Yüzünün parıltısı utandırıyordu güneşin aydınlık yüzünü. Esir alıyordu gözlerim seni, sen ise yüreğimi…

Bahaneler diziliyordu dudaklarımda… Sana ulaşmak için sarf edilen küçük ve masum yalanlar… Korkuyordum gitmelerinden; benim olmadığın halde. Gidişlerin nihayetsiz hesaplaşmalara sebep oluyordu bende ve benliğimin sevda ötesi mahzenlerinde. Esen her rüzgar meltem oluyordu seninle. Sonra matemler büyüyordu hayatımda.

Nidalar başlıyordu sensizliğime; asi, acı ve yeis dolu nidalar… Bedenim efkarlı bir teslimiyetine giriyordu sensizliğin. Manevi bir heybetin ihtişamıyla duruyordun karşımda; var olan bütün güzelliklerden soyutlanmış bir güzellikle… Ama ben metada sensizdim. Sensizliğime çıkıyordu bütün yolların sonu… Çünkü; sana dokunamamak, saçlarının ahenginde aheste bir sevda türküsü tutturamamak, yağan bir son bahar yağmurunda aynı şemsiyenin garantisinde olamamak, tutamamak ellerini ve seyredememek geleceğimize bakan ufukları seninle… Basamamak aynı parke taşlarının hayatı tartan omuzlarına; soluğum kadar yakınken sen bana…

Sensizliğin o ölümcül sessizliğini duymak ve bürünmek kefenine… Yitmek sana yitmek, başlayan her yeni günün arifesinde… Şimdi sen yoksun artık, olmadın, kim bilir belki de hiç olmayacaksın. Ben ise son demlerini yaşayan karşılıksız bir aşkın gayri ihtiyari ve sana dökülen göz yaşlarında ‘sensizliğime’ sesleniyorum esef dolu bir martı çığlığında.

Fetullah Gündoğan

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘kendime’ sesleniyorum

Evet.. Bazen bir düşünce beni alıp götürür bu düşünceye göre sözde ben son derece liberal fikirliymişim ama iş harekete geçmeye gelince bazı mevzularda ne kadar tutucu olduğumu çok iyi biliyorum. Mesela her fikre açık olduğumu söylerim ama maalesef bazı dostların fikirlerini dinleme tahammülünü bile gösteremiyorum belki de amaç içimde var olanla avunmak lakin dışarıya bunu aksettirmeyip ve hatta ötekilerin düşüncelerini sürekli yalanlayıp bu vaziyetle kendimi tatmin etmektir veya bu milletçe hepimizde olan bir yaradır.. İçimdekine sesleniyorum; artık yeter ikiyüzlülük ya tam ya da hiç.. Saygılar.

Halil Araz

………………………………………………………………………………………………………………

Bir genç olarak ‘bir genç olarak seslenenlere’ sesleniyorum

Bir bulut oldum, toprağa seslendim. Bir yağmur oldum, tohumlara seslendim. Bir gül oldum, beni dalımdan koparanlara seslendim. Ve gün geldi bilinmezlikler aleminde bilinen bir gerçek oldum. Kayboldum. Kaybolduğumun farkına bile varamadım. Yitip gittiğim o karanlıklardan bir elin yardımıyla aydınlıklara çıkışıma şahit oldum. Bir nutfe oldum ve bir rahime tutundum.

Bir rüyada olmalıyım galiba. Bir sıvının içerisindeyim. Hiçbir ş