Genç yazar Adem Dönmez: Bir yazar hayatın akışına kendini kaptırmamalı

Kategori:Edebiyat | Tarih:10/10/11

Maddi zenginliğin hüküm sürdüğü bu diyarlarda restini çekenlerin kendine has bir dünyası var: Edebiyat dünyası. Her türlü zorluktan kaçanların nefes aldığı bu dünyanın herkese yer verdiği de bir gerçek. Ancak salt benimseyenlerin, yani yaşam biçimi haline getirenlerin o dünyada mutlu olduklarını düşünüyorum. Öte taraftan, yazdıkları ile hayat tarzı uyumu olmayan insanların ise bir an önce kalemini bırakmalarını istirham ediyorum. Neyse ki, akranlarımızdan pırlanta yazarlarımızın olması beni fazlasıyla ümitlendiriyor. Bu genç yazarlardan birisi de sevgili arkadaşım, dostum Adem Dönmez. Geçmişten beri tanışıklığımız olan Adem, nezaketi ve özellikle hayat tarzıyla güzel bir örnek kişiliğe sahip. Yazarlık yolculuğunda ise hayatını edebiyata adamış biri. Daha da ötesi, ideallerine uğruna kalbi “gençlik aşkı” ile dolu örnek genç bir yazar o. Kalemine kuvvet Adem…

Bize kendinden bahseder misin? Kendini nasıl tanımlıyorsun?

Adem, varlıkla yokluk arasında yaşayan genç bir yazar. Bir nisan sabahı doğdum. Tarihi bir Safranbolu evinde, yemyeşil, kirletilmemiş bir şehirde çocukluğumu geçirdim. İlk orta lise derken üniversite sınav sonuçları doğrultusunda İstanbul’a geldim ve hayatımı burada devam ettiriyorum.

Kendimi; neşeli, konuşkan, sempatik gibi güzel tamlamalarla tanımlayamayacağım. Biraz içine kapanık, yalnızlığı seven, bolca kitap okuyan, alternatif gezi kültürünü yaşayan biriyim. Yaptığım işleri yavaşça yapıyorum.

Bu ilk soruda şunu fark ettim ki bir insanın kendini anlatması çok zormuş.

Kimya mühendisliğinden, cümle mühendisliğine… Bu yazarlık sürecinin nasıl geliştiği anlatabilir misin?

Gözlerimi kapatıp, “Bu yazarlık süreci nasıl gelişti?” diye düşünüyorum. İnanın hatırlayamıyorum. Okumayı öğrendiğim günden bu yana yazarlığı büyülü bir şey olarak düşündüm ve hep yazar olacağımı hayal ettim. Jules Verne çocukluk kahramanımdır. Onun gibi bir yazar olacağım derdim, sorulduğunda.

Fakat kimya mühendisliğinin hikayesi ise şu şekilde; okulda derslerim iyiydi. Derslerinde başarılı olan her Türk genci gibi fen bilimleri alanına yönlendirildim. Açıkçası çevremdekilerin etkisi ile bu alandan çok havalı bir mesleğe sahip olabilirim de demedim değil ve Yıldız Teknik Kimya Mühendisliği bölümü çıktı karşıma; ama yazı yazmak hep ağır bastı, çevremdekiler bilmese de yazılar yazdım ben. Hatta biliyor musunuz, “Ben yazar olacağım” diyemezsiniz hiç kimseye. Çünkü insanlar size güler, inanmazlar. Çok defa karşı karşıya kaldım bu durumla. Ta ki getirip bir eserinizi insanların karşısına koyuncaya kadar.

Hayatı boyunca kitap yazmayan yazarlar biliyorum. Mesela Nazan Bekiroğlu ilk kitabını kırk yaşında iken yayınlamış. Düşünüyorum kırk yıl nasıl sabredebilmiş?

2010 Haziran’da Carpe Diem yayınevinden çıkan ilk kitabın “Sınır Tanımaz Gezginin Günlüğü”, doğu ülkelerine yaptığın geziden izlenimlerini anlatıyor. Bizimle kitabının nasıl şekillendiğini paylaşabilir misin? Bu geziye çıkmadan önce bir kitaplık deneyim elde edeceğini düşünüyor muydun?

Yirmili yaşlarımın ortalarına geldiğimde bir kitabım olacaktı, bunu düşünüyor, hayal ediyor ve bunun için çalışıyordum. Fakat bu ilk kitabın “Sınır Tanımaz Gezginin Günlüğü” olacağını tahmin etmemiştim.

2008 yılının başında arkadaşlarımla konuşurken bir anda aklımıza geldi doğuya yolculuk yapmak ve yaz başında kendimi yollarda buldum. İlk seyahatim değildi ama 80 gün devam edeceği için gözüm korkuyordu açıkçası. Önce İran’a ulaştım kara yolu ile sonra Pakistan, Hindistan ve Nepal’e gittim. Güzel bir yolculuk oldu. Zorunlu eşyalarım dışında yanıma zor şartlara dayanabilen bir defter ve kalem aldım. Günümüzde gezginler yanlarına kamera veya fotoğraf makinesi alıyor ama ben bir defter ve kalemle yetindim.

Her gün içimden gelenleri bütün saflığımla defterime yazdım. Gördüğüm tarihi yerler hakkında bilgiler, karşılaştığım farklı insan tipleri, dillerde dolanan ve gittiğim ülkelerin halklarından dinlediğim hikayeler ve iç dünyama çıktığım bir yolculuğun notları oldu defterimin sayfalarında birikenler.

Gezi bittikten sonra o notları toparladım ve bir dosya haline getirdim. Birkaç arkadaşıma okuttum, beğendiler. Bu beni yüreklendirdi ve Carpe Diem Yayınları ile paylaştım notlarımı. Sonrası bilindik hikaye görüşmeler falan derken kitabı avcumun içinde buluverdim. Editörüm Sibel Talay’ın çok emeği var kitabımda. Bir de çizerimiz Ahmet’in emeği tabii, gerçekten güzel çizimler yaptı.

Çocukluğumda hayallerini kurduğum gibi bir kitap ile başladı cümle mühendisliğim…

Ülkemizde hakkını vererek yazan çok az yazar var ve onların çoğunluğu da gençlik dönemini çoktan geçmiş durumda… Hal bu iken Türkiye’de genç bir yazar olmak ve tutunmak oldukça zor olmalı. Ne gibi zorluklarla karşılaştığını bizlerle paylaşabilir misin?

Ülkemizde hakkını vererek yazan çok az yazarın olduğunu düşünmüyorum ben. Aslında çok güçlü yazarlarımız var. Hayata veda etmiş veya hala ürünler vermeye devam eden. Onları takip etmek çok hoşuma gidiyor. Bence asıl sorun, ülkemizde kitap okuma oranının çok düşük olması…

Epey zaman önce bir edebiyat sohbetinde bir yazarımız şöyle söyledi; “Ülkemizde gençlerin hepsi şair ve yazar. Ta ki evleninceye veya ekmek parası kazanmak zorunda kalıncaya kadar”.
Bu sözü seviyorum ben, gerçekten de genç yazar olarak tanıdığım, dergilerden yazılarını takip ettiğim çok kişi oldu ama saman alevi gibi geçti gitti. Çok çabuk pes ediyoruz, küsüyoruz. Şu anda dünya çapında üne kavuşmuş yazarların gençlik yıllarında neler yaşadığını veya bütün ömürlerini nasıl geçirdiklerini bilmiyoruz. Mesela Dostoyevski’nin hayatını okumak inanın kitaplarını okumaktan çok daha fazla etkilemiştir beni. İşte genç bir yazar olarak tutunmak ve kendimizi kabul ettirmek gerçekten zor ama inanın çalışıp inandıktan sonra başarılmayacak hiçbir şey yoktur.

Başımdan geçen bir zorluğu sizlerle paylaşayım; dergilerde yazılar yazıyorum, sosyal hayatın içinden sıyrılıp tamamen kendimi kitaplara vermişim. Nerede edebiyat üzerine bir etkinlik var oradayım. Bir adamla tanıştım, ismini hala hatırlıyor olmama rağmen vermeyeceğim. Yazılarımı beğendiğini ve kitap yayınlanacak kadar yazımın olup olmadığını sordu. Hazırda bekleyen bir kitap taslağım mevcuttu, hemen kendisine ulaştırdım ve hızlı bir şekilde bu kitabı basalım dedi, çok mutlu olmuştum. Sonra benden para istedi, kitabın basım ücretini. Meğer sonra öğrendim ki bu adam bu şekilde insanları kandırarak kitaplarını basıyor ve para alıyormuş. Birçok kişi yazdıklarını kitaplaştırmak için bu yolu seçebiliyor, fakat yapmamalılar bence.

Türk halkının, özellikle gençliğin en önemli sorunlarından biri Türkçeyi doğru kullanabilmek. Çoğu yanlış kullandığını ya fark etmiyor ya da doğru kullanmayı zaten önemsemiyor. Böyle bir ortamda Türkçemizi nasıl bir gelecek bekliyor dersin?

Türkçe derslerimizden öğrendiğim bir şey var, dil canlı bir varlıktır ve doğar, gelişir, ölür.

Dilimizi doğru kullanmıyoruz, yabancı birçok kelime olur olmaz dilimizi baltalıyor, doğru, ama yaşadığımız çağda buna nasıl engel olabiliriz ki!

Bu sadece bizim sorunumuz değil, dünya ile bağlantı halindeki bütün diller aynı sorun ile karşı karşıya. İngilizce bütün dünyayı kaplamış durumda. Kültürler arası farklılıklar yitiriyor, ırklar birbirine karışıyor, diller birbiri içine giriyor.

“Gelecek nasıl olur?” sanırım, dünyanın neresine giderseniz gidin, yabancılık yaşamayacağınız, konuşabileceğiniz, yemeğini yiyebileceğiniz, kültürünü anlayabileceğiniz bir yer olacak. Dedeme suşi veya felafil desem ne dediğimi anlamazdı. Şimdi bazı arkadaşlarımın en sevdiğim yemek dediği şeyler bunlar.

Kısaca cevabımı toparlamaya çalışırsam, yaşadığımız dünyada dilimizi korumaya çalışmak çok zor görünüyor gözüme, dil canlı bir varlık, kendini korur diye düşünüyorum.

Her yazan yazar değildir. Yazarlık, gerçekten uzun bir demlenme süresi isteyen, tecrübe ettikçe olgunlaşan bir sanattır/meslektir. Deneyimlerine dayanarak yazar olmak isteyen genç arkadaşlarımıza ne gibi tavsiye ve önerilerde bulunacaksın?

Çok değer verdiğim bir yazar ağabeyim var: Ömer Sevinçgül.
Ömer abinin bize her zaman söylediği bir şey var, yazarlığın yüzde biri yetenek, yüzde doksan dokuzu çalışmaktır. Fakat sen ne kadar çalışırsan çalış yeteneğin yoksa hiçbir şey olmaz. Tabii yeteneğin vardır da çalışmazsan da başarılı olamazsın. Bu yüzden ölçüyü iyi bilmen ve gerçekten doğru karar vermen gerekiyor.

Yazı yazmak çok kolay görünüyor en başta, ama birkaç satırdan sonra öyle olmadığını fark edersin. İyi yazı yazabilmek için, yani iyi yazar olmak için öncelikle çok iyi bir okur olmak gerektiğini öğrendim. Mutlaka okumalıyız. Dünya edebiyatını takip etmeliyiz. Geçmişi bilmeliyiz, günümüz edebiyatçılarının neler yazdıklarını, neler düşündüklerini araştırmalıyız.

Uzun uzadıya anlatmak çok zor ama yazarlık çok değişken bir ruh haline sokuyor insanı. Kimi zaman yazdıklarınızın çok kötü olduğunu, beceriksiz olduğunuzu düşünüyorsunuz ve pes ediyorsunuz. Aradan birkaç gün geçiyor ve bakmışınız tekrar kalemi elinize almışsınız ve dünyanın en güzel öyküsünü yazmakla meşgulsünüz. Öğrendiğim bir şey var ki, bir yazar hayatın akışına kendini kaptırmamalı, durup etrafına bakabilmeli, insanlar koşsa da yavaşlayabilmeli.

Çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde öykülerin, denemelerin var. Aktif bir şekilde aynı anda birçok yerde yazıyorsun ve 2. kitabının da yolda olduğunu biliyoruz. Bu başarılı yazarlık hayatında sonraki plan ve projelerinden bahsedebilir misin bize?

Ben yazı yazmayı seviyorum. Ne zaman yazı masamın başına geçsem dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Bu yüzden de her gün yeni şeyler okuyorum ve hiçbir şey olmasa dahi birkaç satır karalıyorum. Yanımda her daim kalem kağıt vardır ve olur olmaz aklıma gelenleri not ederim. Çoğunu kullanmam sonra ama not ederim. Bazen de çok ufak bir şeyden etkilenerek öyküler kurgularım. Haftalarca kurguladığım öykünün içinde yaşarım. Kimse fark etmez.

İşte gördüğünüz gibi yazmayı sevdiğim içinde hep yeni projelerin içinde yer alıyorum ve yazı alanında elimden geldiğince yapılması gereken ne varsa yapıyorum. Gelecekte Allah hakkımızda neyi nasip etti ise onu yaşayacağız, ben sadece iyi bir yazar olmayı hedefliyorum.

Bir hayalim var, Hindistan’da küçük bir kasaba da yemek yiyebileceğim bir yer arıyordum. Kıyıda köşede ucuz bir yer buldum ve içeri girdim. Çok nezih bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim ama kuytu bir köşede küçük bir kitaplık gördüm ve yaklaştım, kitapları inceledim. Öyle mutlu oldum ki, Orhan Pamuk’un Kar isimli kitabı o kitaplıkta ortada bir yerde duruyordu. Ne büyük bir mutluluk… Yıllar sonra aynı yerde acaba benim de kitabım olur mu?

Günümüz gençliğini genel olarak nasıl buluyorsun Adem? Son olarak genç arkadaşlarımıza paylaşmak istediğin bir şeyler var mı?

Açık konuşmak gerekirse, hızlı tüketen bir gençliğe sahibiz. Çok çabuk beğeniyor, ilgi duyuyor ve erken sıkılıyoruz. Hoşumuza giden şeylere çok çabuk sahip olabiliyoruz. Bu benim gözümü korkutuyor. Vurdumduymaz bir hal alıyoruz. Fakat bir yandan da inatçılığı ve duygusallığı ile ön plana çıkan, beklenmedik zamanlarda kocaman adamların yapamadığını başarabilen bir gençlikte yok değil hani. Kısaca, ne kadar umutsuz baktırılmaya çalışsam da ben içinde yer aldığımız gençliğin çok başarılı bir jenerasyon olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, korkusuzca mutlu olduğunuz işleri yapalım diyebilirim. Kaygılarınızın başında para gelmesin. Çünkü mutlu olduğumuz işi yaptığımızda başarılı oluyoruz ve başarı yanında her şeyi getiriyor.

“Güzel günler toparlanmış geliyorlar…”

Söyleşi: Tuba Demirtaş – Önyazı: İbrahim Eryiğit

Toplam 5 yorumcu katıldı.

furkan fedai:

teşekkürler… 12punto okuyucusuyum. oradan da tanıdığım adem bey’i yakından tanımak beni mutlu etti. soruları hep o sorardı, bu sefer o cevaplıyor. çok leziz olmuş, eksik olmayın….

Genç yazar Adem Dönmez: Bir yazar hayatın akışına kendini kaptırmamalı « Düş'tü Herşey:

[...] devamı http://www.basariligencler.com/genc-yazar-adem-donmez-bir-yazar-hayatin-akisina-kendini-kaptirmamali... [...]

yorumcu:

Ben Adem Dönmez’in yazılarını beğeniyor ve onu takip ediyorum. ilk kitabını çok beğendim ikinci kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.

Hülya:

sınır tanımaz gezginin günlüğü adında bir kitap okudum. kardeşim almış kitapçıdan. çocukca geldi önce ama sayfalar ilerledikçe hoşuma gitti ve hemencecik bitirdim. çok hafif ve güzel bir kitap olmuş. 80 günlük bir yolculuğun içselliğe nasıl yapıldığını anlatmış…

sonra internetten kitabın yazarı kimmiş diye baktım ve karşıma bu söyleşi çıktı.

Yazar iç dünyasını ve hayat görüşünü yazılarında çok iyi aktarıyor. geleceğe umutla bakıyor belli ama keskin düşüncelere sahip değil bu da okuyucuyu rahatsız etmiyor. rahat tavrı ve içimizden biri gibi yazması çok iyi…

sanırım edebiyatımız iyi bir yazar kazanıyor. yolun açık olsun adem dönmez..

kitaplarını merakla takip edeceğim….

yorumcu:

merhaba bana ulaşırmısınız …

Sizi de bekliyoruz...

İsim (isteğe bağlı)

E-posta (isteğe bağlı)