[TOPLU TARTIŞMA | BEDELLİ ASKERLİK]
İbrahim Eryiğit: Hükümet kanadının bedelli askerliğe sıcak bakmasını nasıl değerlendirirsin bilmiyorum; ancak ateşle oynadığı kesin, öyle değil mi?
Dicle Baştürk: Ateşle oynamak demek çok ağır olur bence. Aslında bedelli askerlik tartışması çıkana kadar ben de soğuk bakıyordum bu konuya. Ama kafam karıştı diyebilirim. Daha iyi anlamak için konunun muhataplarına çevirdim kafamı. Bedelli askerlik isteyenleri dinledim. Ve onları dinleyince, onlara da hak verdim. Ama bedeli karşılamayıp, mecburen yapanlar… Hele bir de ölüm gibi bir bedelle karşılaşanlar… İnce bir çizgi var arada.
İbrahim: Tahlil etmek zor açıkçası. “Parayı veren düdüğü çalar” fıkrasını düşündürüyor bana nitekim.
Dicle: Tabii ki öyle. Burada bahsettiğimiz de para karşılığı mal olmuyor ama bir insan eşittir koca bir hayat. Başkaları nasıl görür bilmiyorum ama sistemin kendisi nasıl görür, asıl mesele bu! Savaş üreten bir fabrikaya, işçi alımı gibi… Sana nasıl geliyor İbrahim? >>>
Türkiye’nin İsrail’in abluka altında tuttuğu Gazze’ye gönderdiği yardım filosunun ardından olan oldu. İsrail askerleri tamamı sivil vatandaşların bulunduğu insani yardım gemisine “genel geçer askeri kafası”yla saldırarak dokuz insanı-sivil vatandaşı-Türk’ü öldürdü. Dünya insanı giderek vandallaşan toplumun bir örneğini daha kanı donduracak, tüyleri dikilecek bir şekilde yaşadı. Özünde ölümle sonuçlanan bu olay, tarihe Türkiye-İsrail arasında ipleri kopartan en önemli kanlı saldırı olarak geçti-geçecek. Sadece bu mu, ilk insandan başlayan ve günümüz konjoktüründe boyut atlayan faşizm de bu kanlı saldırıdan nasibini aldı.
Tehlikenin farkında mısınız bilmiyorum ama Türkiye’de karşılaşılan öteki ayrımının-faşizminin dorukları daha da tırmandı-tırmanıyor-tırmanacak. Hal buyken konu da İsrail iken bu faşizmin ayak sesleri daha da gümbürtülü çıkıyor. Çünkü Türkiye’de geçmişten beri gelen >>>
Bir kayaya vurulan çekiç darbelerini andıran bu yazı dizisinde, konu ile ilgili bazı parametreleri ve bunların paradigmalarını sorgulamak ve çeşitli kavramlarla üstü örtülmüş genç bireyi bulma yolunda başlangıç adımını atmayı hedefliyorum. Neden böyle bir şey ile uğraşmak istemiş olabilirim?
Sebepleri çok açık olduğu için ifşası gerekli belki de! Özetle; zihinsel üretimin kendine özgü üretim süreçlerinin önündeki engelleri aşabilmek için denebilir. Kalabalıklaştıkça, kalıplaşan düşün formlarımızı yalnızlığa azat(!) ederek sınamak ta diyebiliriz.
Elbette ben, bu açıklama kısmını daha derinlemesine tartışmayacağım. Halihazırda, benim tartıştığım asıl tavır, dile getirmeye çalıştığım duruştan önceki aksiyonun >>>
İlk kez ne zaman benliğinizi sarsacak kadar büyük bir başarıyla anılmak istediniz? Daha önce hiç karşılaşmadığınız kişiler tarafından takdir edilmek ilk ne zaman gururunuzu okşadı? Kaç yaşındayken kendinizi başardığınız şeylerden dolayı mutlu olmuş hissettiniz? Kendi seçtiklerinizden dolayı beğenilmek, hangi tarihten beri hayat felsefelerinizin başında geldi?
İlk tecrübelerinizle kendinizi tanımaya başladıysanız eli öpülesi bir insansınız. Hele de bunu sonu olmayan gençlik heyecanlarınızla kucakladıysanız. Şu anda yaşadığınız ya da her ne olursa olsun yaşamayı dilediğiniz hayatınızın son nefesini soluyor >>>
Hep hayıflanıp durmuşumdur, çocukken oynadığımız oyunların son emanetçileri olduğumuza… Ne acıdır ki, bizden sonraki kuşağa emaneti teslim edememenin, yaşatamamışlığın mahcupluğunu yaşıyorum her daim. Zamanın şartlarından/olanaklarından ötürü olsa gerek, bilimum sokak oyunlarının nesili olmanın bana kattığı çok şey olduğuna inanır ve bu sebeple kendimi şanslı kuşaklardan biri hissederim. Lakin şimdiki çocukların ise çocukluk çağını doyasıya yaşayamadığını düşünür ve hüzünlerim.
Malesef saklambaç, seksek, körebe, yakar topu, misket, çelik çomak, bilyeli v.b. gibi sokak oyunlarıyla vakit geçirdiğimiz çocukluk günleri evrim değiştirdi, ve hepimizin az ya da çok oynadığı bu sokak oyunları elektronik cihazlara yenik düştü. Nihayet ADSL >>>
[Dosya Konusu-3] Bu dosya konusunda çerçevesini çizmeye çalıştığımız tartışmanın mihenk taşı “aidiyetlerimiz”dir. Bir genç olarak aidiyetlerimiz. Bu doğrultuda sormamız gereken, “Biz neye aidiz?” ya da “Bana ait olan şeyler nelerdir?” sorusudur.
Elbette, bu gibi soruların tek bir cevabı olmasa gerekir. Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler’inde incelediği gibi, insan kimliğini oluşturan ögeler hiçbir zaman tek’e indirgenemez, indirgenmemelidir. Bunun da ötesinde, aslında bir genç aidiyetlerini nereye/neye göre belirler?
Bunun gibi sorular sadece otokritik yapmak için değil, aynı zamanda “çevre”yi de anlamlandırmak için gereklidir. Çünkü her şey insanın kendi doğası içinde gerçek-leş-mektedir. Çoğu kadim öğreti de bu, veciz bir ifade ile “kendini bilme” ilkesi içinde >>>