Belgeselci Can Diker: Genç kuşak sayesinde Türk sineması daha hızlı gelişir

Kategori:Sanat | Tarih:27/05/10

can_diker_1Belgesel izlemeyi bir öğrenme metodu olarak görmüşümdür, bu yüzdendir ki belgeseller ilgimi hemen çekmiştir. Film satışı yapan mağazalardaki video-film raflarında gezinirken özellikle belgesel filmlerine bakmadan geçemiyorum açıkçası. Bunun sebebi hikmeti ise belgesel filmlerin seyir zevki sunmasının yanında öğretici olmasıdır… Bu bağlamda, belgeselcilere hep bir öğretmen gözüyle bakmışımdır. İşte bu öğretmenlerimden biri de sevgili Can Diker. Henüz 24 yaşında olmasına rağmen çalışmaları ödüllere boğulmuş. Yüksek lisans öğrencisi ve öğretim görevlisi de olan Can, çektiği belgesel filmleri takdire şayan bana göre. Kendini her ne kadar belgeselci olarak görmese de bu sıfatı layıkıyla taşıyor doğrusu. Kendisi ile gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşırken, sevgili Can’a meslek hayatında nice başarılar diliyorum. Umarım başarılı hayatın ileride belgesel olur Can!

Can Diker’i tanımak istiyoruz öncelikle. Kimdir, ve kendini nasıl biri olarak tanımlıyor?
25 Ağustos 1986 yılında İstanbul’da doğdum. Ortaokulu ve liseyi Vefa Lisesi’nde okudum. İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nden İletişim Fakültesi birincisi olarak mezun oldum ve bu esnada 2006-2008 yılları arasında üniversitede öğrenci asistanlığı yaptım.

Üniversite öğrenimim boyunca Genç İletişimciler Yarışması’nda yazılı, reklam, görsel ve internet dallarında toplam 4 birincilik 2 ikincilik aldım. 2007 yılında çektiğim ilk belgesel filmim “Karanlığın Gözleri” ile 14. Adana Altın Koza ve 44. Antalya Altın Portakal Film Festivalleri gibi önemli festivallerde finalist oldum, 14. Boston Türk Filmleri Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü aldım.

Bunun üzerine belgesel çekimlerimi sürdürmeye karar verdim ve ertesi sene çektiğim “Ne Kadar Güzelsin Belami” adlı belgeselle 10. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Kısa Film Yarışması’nda “En İyi İstanbul Belgeseli” ödülüne layık görüldüm.

Belgesel filmlerimin dışında reklamcılık ve akademisyenlik de ilgi alanlarım arasına girdi. 2007 yılında Milliyet Gazetesi sponsorluğunda Cannes Lions’a katılarak Roger Hatchuel Akademisi’nde reklam eğitimi aldım. Halen Yeditepe Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nde Yüksek Lisans yapmaktayım ve Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum.

Kısa filmlerine bakılırsa kültürel tanıtımı misyon ediniyorsun. Belgeselci olarak görebilir miyiz seni?can_diker_2
Öncelikle, Türkiye birçok farklı kültürün barındığı, bir belgeselci için çok değerli bir ülke. Örneğin, Anadolu insanını maalesef İstanbul’dan, oturduğumuz yerden tanıyamıyoruz, dolayısıyla onlara ait olan o özel kültürleri de tanıyamıyoruz. Ama bu İstanbul içerisindeki kültürlerin farkında olmadığım olarak anlaşılmasın, onları da tek tek yüzeye çıkarmaya çalışıyorum. Beni en çok etkileyen şey, bu değişik kültürlerin zaman içerisinde küreselleşmeyle birlikte kaybolması. Bu kültürlerin kaybolmaması için çeşitli çalışmalar yapmaya karar verdim ve bugüne dek dört belgesel, bir de deneysel film çektim. Henüz tam bir belgeselci değilim ama, olma yolundayım diyebilirim.

Sinema senin için ne ifade ediyor? Öncelikli fonksiyonu, kriterleri ne olmalıdır?
Zor bir soru. Sanırım heyecanlanıp kelimelerle ifade edemediklerimin görsel bir formu oluyor benim için. Çünkü çoğu zaman yolda yürürken, dolmuşta otururken, vapurda denizi seyrederken aklıma bir fikir düşüveriyor ve onu anlatmak istiyorum. Eğer bir film projesi üzerinde çalışıyorsam, filmin bir yerine o fikri yerleştiriyorum. Eğer çalışmıyorsam, not alıp bir sonraki proje için saklıyorum. Ama o esnada yaşadığım heyecanı hiçbir şeye değişemem sanırım. Karanlığın Gözleri projesinde bir gün, yolun ortasında bir fikrin gelip beni heyecanlandırması ve ne yapmam gerektiğini unutmamak için koşarak montaj setine oturmam, o güne kadar yaşadığım belki de mesleğimle ilgili en heyecan ve mutluluk verici şeydi sanırım. Sinemanın yaratıcı süreci, beni en çok etkileyen şeylerden. Çoğu zaman beni heyecanlandıran bir sanat dalı sinema; kimi zaman masal dinlemeyi seviyorum ondan, kimi zaman gerçeği gösterip tüylerimi diken diken yapıyor. Ben de kendi deneyimlerimi, yaşadıklarımı ve gördüklerimi kendi kurgusal yapımda başkalarına anlatmak ve onlarla paylaşmak istediğimden, görsel ve işitsel olarak benim düşüncelerimin bir uzantısı diyebiliriz.

Sinemada olması gereken en temel fonksiyon, filmde izleyiciyle iletişim eksikliğinin olmaması, sinemanın evrensel bir dil kullanması. Kimi zaman bakıyoruz, yerel dilde çekilmiş filmler yerel halka kendini anlatamazken, bazı yabancı filmler öylesine çıkageliyor ki bütün dünyanın anlayabileceği tarzda bir sinema diliyle seyirciyle iletişim kuruyor. İstediğiniz kadar parlak düşünceye sahip olun, bunu aktaramadıktan sonra maalesef ki bir anlamı kalmıyor. Sanırım en önemli kriter bu: sinema dilini iyi kullanabilmek, hatta evrenselleştirebilmek.

ABD, kültürünün empoze edilmesi için pazarlama metası olarak sinemayı kullandığı savunulur. Hatta bazı ülkeler arasında soğuk savaşa neden olan filmler de vizyona girmişti geçmişte. Dolayısıyla sinemayı diğer sanat dallarından ayıran ideolojik ögelerin olduğuna inanıyorum. Sen bu bağlamda neler söylemek istersin?
Hollywood, ABD’nin ihracatından elde ettiği gelir bakımından 3. sırada yer almakta. Dolayısıyla, sinemanın çok büyük etkisi var Amerikan ekonomisi üzerinde. Yıllarca Hollywood, bütün dünyaya “Amerikan Rüyası”nı pazarladı. Ardından küreselleşme iyice etkisini göstererek bu rüyanın gerçek olabileceğini insanlara inandırdı, bizler de inandık. Günümüzde Türkiye’de Amerikan kahvehanelerinde oturup Jazz müzik dinliyorsak bunun (farkında olsak da olmasak da, bunun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, bu sadece bir sonuç) sebebi budur.

Hollywood bir rüyayı pazarlarken, Avrupa sineması ise daha farklı anlatımları tercih etti. Örneğin İtalyan yenigerçekçi sineması, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanılanları anlatan bir akım türü. Yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk ve ahlaki çöküş gibi temalar anlatılmakta. Bu akımda insanların bir rüyayı yaşamadığı, aksine günlük hayatta sıradan olan şeylerin bile filmlerde yer alması, Hollywood’un rüya pazarlaması gibi, ideolojiktir. Nitekim dünyada her insanın bir fikri olduğuna göre, sinemada da olaylara subjektif yaklaşılmaktadır.
Son yıllarda çekilen yerli filmlerin artışına paralel olarak nitelikte yol kattetiğimiz söylenebilir mi? Sinemamız parlak dönemini yaşıyor mu sence?
Yüksek lisans tezimi 2000’li yıllarda Türk Sineması ve erkek karakterleri üzerine yapmaktayım. “İyi” denilen kavramın dünyada olduğu gibi Türkiye’de de farklı yönleri var. “Gişe hasılatı yapan filmler” ve “festival/sanat filmleri” diye bir kutuplaşma son yıllarda sözkonusu. Bunun gerçekleşmesinde birçok sebep yatmakta ancak temel neden zannımca, halkın sanat filmlerini kendileri için olmadığını düşünmesi ve kendilerince, düşünmekten çok gülmeye ihtiyaçları olmalarıdır (bence halbuki tam tersi). Çözümü ise öncelikle aynı film içerisinde halkın düşünmesini sağlayacak, hem de sanatsal değerler taşıyacak filmlerin halka hitap edebilecek şekilde yapılabilmesidir.

Bunun dışında, Türk sinemasının “teknik” olarak pek sıkıntı yaşamadığını, hatta iyiye gittiğini düşünmekteyim. Ancak esas sorun “estetik” kısmında. Senaryolar, anlatım şekilleri yaratıcı değil maalesef. Senaryo da bir filmin temeli olduğuna göre, temelsiz bir binanın sağlam olması da beklenemez. Yine de sanırım eski Yeşilçam dönemi, halen gayet yoğun bir şekilde izlenmekte ve günümüz filmlerinden daha başarılı bence.

Ülkemizde başarılı olabilmek için sana ve senin gibi genç yönetmenlere maddi ve manevi destek verildiğine inanıyor musun?
Açıkçası, verilmediğini düşünüyorum. Ancak kişi yeterince inanırsa, yoktan var edebilir gerekli imkanları, bu doğru. Yine de yüzeysel bakıldığında, üniversiteden mezun olmak ve kişisel giderlere yetebilecek kadar maaşı olan iş bulmak arasında kocaman bir uçurum var. Üniversite’den sonra bile kişi, sinema sektörüne atılmak istiyorsa önce çıraklık dönemden geçmesi gerekiyor, halbuki o yeni çırak, bunun üzerine lisans bitirmiş birisi. Dolayısıyla kişinin önünde bunun gibi engeller oluşuyor, kaldırdıkça kişinin ayları ve yılları bu süreçte akıp gidiyor. Belirli bir yaşa gelince de, kişinin hedefleri ve düşünce yapısı değişiyor ve sistemle mücadele etmekten vazgeçebiliyor.
Türkiye’de çok kısa film yönetmeni var, bir çoğu da yetenekli. Ancak kamera, steadycam, jimmy-jib ve kurgu seti gibi pahalı ekipmanların ve ekibin olmaması gibi maddi imkansızlıklar, bu yola çıkarken kişiyi cesaretlendirebilecek, kişinin arkasında durabilecek insanların veya kurumların yoksunluğu gibi manevi destek eksiklikleri, bu yeteneklerin teker teker kaybolmasına neden olabiliyor. Üniversiteler olmasa, genç yönetmenlerin kendi filmlerini çekmeye başlayacak fırsatları bile olmayacak maalesef. Dolayısıyla, sinema sanatına gerekli ilgi verilmeli, gerekirse sektör büyütülüp yeni iş imkanları yaratılmalı. Böylelikle yeni yaratıcı bir kuşak sayesinde Türk sineması daha hızlı gelişebilir.

can_diker_odulleSinema yönetmeni olarak mesleğinin dışında nelerle geliştiriyor, besliyorsun kendini? Yönetmen olmak isteyen genç arkadaşlarına mesleki anlamda neler tavsiye edeceksin?
Ben lisans eğitimimden sonra, işin daha da teorik kısımlarını, nedenlerini ve sonuçlarını, sinemanın, sinemamızın detaylı tarihini öğrenmek üzere yüksek lisansa başladım. Öğretim üyeleriyle çeşitli tartışmalar yapma imkanı bulduk, geçmişi ve günümüz sinemasını tartıştık. Daha önceleri dikkatimi çekmeyen detayların, esasen çok önemli imgeler olduğunu anlayabildim. Dolayısıyla aldığım eğitim, sinemayı detaylı bir şekilde inceletebiliyor, yeni projelerimde, herhangi bir sahnede ne olması gerektiğini biliyor veya filmin kurgusunu ne şekilde yapacağımı önceden belirli bir temel üzerine kurarak yapabilmemi sağlıyor. Kısacası teorik ve pratiği bu şekilde birleştirebiliyorum.

Bunun haricinde, bolca film izliyorum ve olabildiğince film festivallerine katılıyorum. Film festivallerinde gişe filmlerine nazaran, Türkiye’de belki bir daha gösterime giremeyecek ve konusunu ilginç bulduğum bir filmi izlemeyi tercih ediyorum, çünkü klasik anlatının yanı sıra bu filmlerde değişik detaylar da bulabiliyorum ve bu filmler bana birer esin kaynağı olabiliyor.

Genç arkadaşlara tavsiyem, öncelikle uzman olacakları bir sinema alanını seçmeleri olacaktır. Görüntü yönetmenliği, senaryo yazarlığı veya kurgu gibi bir alan olabilir. Bunun üzerine yönetmenliği denemeleri işlerini kolaylaştıracaktır, çünkü yönetmen olduğunuzda her şeyden haberdar olmanız gerekmekte. Neyi, nasıl anlatmak istediklerini buldukları an, kendilerini cesaretlendirip hayallerini gerçekleştirmeleri için hiçbir sorunun onları engellememesini sağlamalılar. İyi-kötü ilk filmlerini çektikleri zaman, ikincisi her zaman daha kolay ve güzel olacaktır. Bunun dışında, film izlemek artık onların sadece hobileri değil, aynı zamanda işleri de! Dolayısıyla dünyada gelişen her şeyden haberdar olmalı ve yeni sinema filmlerini olabildiğince takip edebilmeliler.

Geleceğe yönelik hedeflerin, projelerin var mı? Bunları bize paylaşabilir misin? Örneğin, uzun metrajlı film yönetmenliğine ne zaman soyunacaksın?
Tabii ki! Öncelikle eğitim-öğretim hayatımı bitirmek istiyorum ve olabildiğince akademik çevrede kalmak istiyorum. Çünkü üniversite ortamında bulunmak, gençlerle oturup fikir jimnastiği yapmak oldukça güzel bir şey. Bu esnada, kendime ait zamanlarda kafamda şimdiden fikrini oluşturduğum 3-4 belgesel film projesi ve senaryosunu kendim yazmayı düşündüğüm bir uzun metraj film projesi var. Ancak bunları yapabilmem sanırım önümüzdeki beş yıl içinde olabilir en erken.

Can, son olarak neler söylemek istiyorsun?
Sanırım gayet iyi bir şekilde yürüttüğünüz “Başarılı Gençler” konseptinin temelini, kişinin sevdiği işi yapması oluşturuyor. Benim de söyleyeceğim o, çocuk yaştan itibaren bir bireyin sevdiği işi yapmasına olanak tanınırsa, o kişi her zaman mutlu ve başarılı olur. Sevdiğiniz işe dönmeniz veya başlamanız için hiçbir zaman geç değil, veya doğru bir zamanı beklemek diye bir şey sözkonusu değil. Çünkü size mutluluk verecek bir şey için her zaman, doğru zamandır.

Yönetmenliği yaptığı filmler
Bir İnat Uğruna – 2008
5. Akbank Kısa Film Festivali, Belgesel Kategorisi, Finalist. 2008
20. Ankara Uluslararası Film Festivali, Amatör Belgesel Dalı, Finalist. 2009
4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali, “Gerçeği Söylemek Gerekirse” adlı uluslararası özel bölümdeki 23 belgeselden biri. 2009

Ne Kadar Güzelsin Belami – 2008
Marmara İletişim 10. Kısa Film Yarışması, Belgesel Dalı, En İyi İstanbul Belgeseli. 2008
13. Boston Türk Film Festivali, belgesel kategorisinde yarışacak 10 filmden birisi ve festival açılış filmi. 2008

Kaos – 2008

Zeytin Sütü – 2008

Karanlığın Gözleri – 2007
44. Antalya Altın Portakal Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması. 2007
19. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Amatör Kategori. 2008
11. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali, Türkiye’den Belgesel Filmler. 2008
14. Türkiye/Almanya Film Festivali, Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2009
8. Kısa-ca Ulusal Öğrenci Filmleri Festivali, Belgesel Dalı, Finalist. 2007
4. Akbank Kısa Film Festivali, Belgesel Kategorisi Finalist. 2007
14. Boston Türk Film Festivali, “En İyi Belgesel Film”. 2009

Röportaj: İbrahim Eryiğit

  • Facebook
  • Twitter
  • del.icio.us
  • Technorati
  • Google Bookmarks
  • Live
  • email

Toplam 3 yorumcu katıldı.

yorumcu:

basariların devamını dilerim

yorumcu:

roportajda iyi

zeynep:

kutluyoruz…

Sizi de bekliyoruz...

İsim (isteğe bağlı)

E-posta (isteğe bağlı)